Çöl Hırsızları – 2

 

Handa oturan kalabalık, akşam ilerledikçe daha gürültülü olmaya başlıyordu. Her bira yerini yenisine bırakırken, kahkahalar güçleniyordu. İnsanları konuşturmak çok kolaydı. Hele de güzel, keyifli bir hanınız varsa, bu iş daha da kolaylaşıyordu. İyi yapılmış bir bira, yanına birkaç dilim turta ve belki de harika insanlardan oluşan komşular. Bazıları zengin ailelerin, ne yapacağını daha bulamamış olan ergen çocukları, bazıları askerlerin o sıkıcı üslerini terk etmiş, birkaç kadınla tanışmanın derdindeki adamlar, bazıları sadece iki kişi; şehrin diplomasisini konuşmaya meyilli tarihçiler ya da sarayın çalışanları. Her kim olursa olsun şu anda bu iri omuzlu adamın dikkatini çeken 3’lü kadar önem arz etmiyorlardı. 3 kişilik hırsız çetesi, herkesin gözüne görünmeyen bir ekip olabilirdi ama bazen, bazı şerleri sadece onlar yapabilirdi.

Han iki katlı, tavanı çok da yüksek olmayan bir yerdi. İçerisi çölün sıcaklığından uzaktı. Serin ve ferah. Bu şehrin hiçbir yerinde şömine bulamazdınız. Bu topraklarda buna ihtiyaç olmazdı. Neredeyse her yer kalın, özel kumaşlardan perdelerle kaplıydı. Bu, içerideki kalabalık, bu mekanın bu gizliliğini çok severdi. Kimse ‘geçerken kimse seni Akrep’de gördüm’ diyemezdi. Kimse bu pencerelerin ardında olanı, biteni pek bilmezdi. Buranın kendi müdavimleri vardı. Şehirde her bölge kendi müdavimlerine sahipti. Ama Akrep, şehrin en yoğun yerlerinden biri unvanını yıllardır kimseye kaptırmamıştı. Herkes birasından olduğunu savunabilirdi ancak en önemli sebebin gizliliği olduğunu kabul etmek gerekirdi.

Hanın ufak tefek sahibi Juno, 56 yaşındaydı. Saçları hala bir kömür kadar siyahtı ve sakalları da buna başkaldırmamıştı. Aynı siyahlıktaki gözleri de onu baştan sona bir Doğu’lu yapıyordu. Yıllardır sahibi olduğu bu han dışında hiçbir yeri ya da evi yoktu. Tek sahip olduğu şey; Akrep’ti. Bu yüzden buraya özellikle düşkündü ve gelen, giden herkesi bilirdi. Başının belaya girmesini istemezdi. Mekânının elinden alınması ihtimali en büyük kabusu olurdu. Juno, bu yüzden ilk kez gördüğü yabancının yanına ilerlerken tedbirliydi. Tanımak için onu inceliyordu. Olup bitenin ne olduğunu gözlemlemeye çalışan bir dedikoducu mu, yoksa vahşi bir katil mi olduğunu anlamanın tek yolu sanki ona bakmakmış gibi.

  • İri adam, bira mı getireyim, kaburga mı?

Konuştuğu adam da ondan hiç beklenmedik bir içtenlikle, dişlerini göstermeden gülümsedi. Sanki ondan hoşlandığını anlatır gibiydi. Konuştuğunda pes bir tonla yayılan sesi Juno’yu bile etkilemişti.

  • İkisinden de, senin için bir sorunu yoksa. Dedi yumuşak bir tonla. Ama bu cevap Juno’yu içtenlikle gülümsetmişti.

Ama çekilmeden önce, adamın oturduğu masayı silmek için bezini çıkardı.

  • Buraya yeni mi taşındın? Gezgin misin?
  • Birini öldürmem gerekiyor. Dedi adam, bunu oldukça doğal söylemişti.

Sıradan bir iş günü gibi.  Juno yüzünde oluşan ifadeyi belli etmemek için bezi, bulaşık önlüğünün cebine sıkıştırıp, siparişi getirmek için mutfağa gitti. İri adam, hancının arkasından gülümsemesini genişletti. İnsanlar bunu hep korkutucu buluyordu. Üstelik saraylarda her gün 10’larca hizmetçi öldürülüyordu. Hatta hırsızlık yapan çocukları, pazarcılar döverek öldürüp, kumun üzerinde, gecenin çöl fırtınasında, gömülmeye bırakıyorlardı. Yine de söylenmediğinde, bunlar olmamış gibi davranılıyordu. İş ciddiye bindiğinde, herkes gözlerini katilden kaçırıyordu. Adam, gözlerini mutfağın kapısında, hırsızlara çevirdi.

***

Gece yarısını geçerken, han yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı. Bugün yorgun geçen bir gün olmuş olmalıydı. Bütün ticari teslimlerin, denizden yemeğin geldiği gündü. Bugün herkesin çok çalıştığı günlerden sadece biriydi. İri adam kaburganın son parçasını yerken, birasını bitirdi. Bütün gece gölgelerden hırsızları izlemişti. Ufak tefek bir kız vardı aralarında. İlgisini çeken oydu. Daha az dikkat çekiyordu. Üstelik fazla konuşmadığını da fark etmişti. Çikolata rengi saçlarını tepeden bağlamıştı ve neredeyse hiç çizgisi yok denilebilecek kadar az dikkat çekici bir yüzü vardı. Üstelik en fazla 1.60 olmalıydı. Minyonluğunu açıklamak için yanına 7 yaşında bir çocuğu koymak daha kolay bir yol olabilirdi.

Hırsızlar gececi olurdu. Onların planları güneşin batmasından çok sonra başlardı. Bu yüzden iri adam da, karnı tok ve keyifli bir şekilde izlemeye devam etti. Bekledi. Bir saate yakın onun hareketlerini izledi, onun iş birliği yapabileceği biri olup olmadığını anlamaya çalıştı. Masadaki 3 hırsız kalkarken, beklediği an gelmişti. Onu izlediğini fark etmiş olduğunu diledi. O zaman onun yeteneklerine daha çok güvenebilirdi. Hırsızlar masaya para bırakıp, çıkmak için kapıya ilerlediler. Ancak kız, arkadaşının kulağına bir şey söyleyerek geride kaldı. İri adamın dudağında hafif bir tebessüm oluşmuştu.

  • Dışarıya çalışmıyorum. Loncadan izin alman gerekiyor. Dedi kız, iri adamın karşısına otururken.

Kendinden emindi. Sesi titremiyordu ve çok cesurdu. Onun fiziğinde bir kadın için çok fazla hem de.  Zeki olduğunu düşündü adam. Çok zeki olmalıydı.

  • Loncanla muhatap olmayacağım, yine de işi dinlemek ister misin?

Kız bir süre adamın gözlerine baktı. Gözlerini hiç kaçırmadı. Onu tartıyordu. Kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Neden onu seçtiğinin cevabını bulmaya çalışıyordu.

  • Neden ben? Yanımdakiler benim iki katımdı. Üstelik yetenekli hırsızlardır. Loncanın onları takip etmeyeceğine de eminim. Lonca benim başıma bela.
  • Neden?
  • Çok büyük işleri hallettim. Çok şey bildiğimi düşünüyorlar. Biz birbirimize güvenmeyiz pek. Hırsızlar dünyası faklıdır.

İri adam, kızın alaycılığına gülümsedi.

  • Bu yüzden seni seçtim. Cevabını kendin verdin. Para konusu sıkıntı olmaz ama bana, iş için zeki, hızlı ve kolayca kamufle olabilecek biri lazım.
  • Para hiç sorun olmayacak derken?
  • İstediğin kadar, hayal gücün ne kadar istemeye yetiyorsa.

Konuşma başladığından beri kızın gözlerinde ilk kez tedirginlik vardı. Nasıl bir işe gireceğini anlamaya çalışıyordu. Adam güven verici görünmemişti ama konuştukça farklı hissettiğini fark etti.

  • Pekala nasıl bir çamur bu?
  • Büyük. Bunun sözünü kesinlikle verebilirim. İş çok büyük, riskli, muhtemelen ölümcül.
  • Ah, çok açık sözlüsünüz bayım.
  • Şafak.
  • Ne?
  • İsmim. Şafak.
  • Ah…

Kız gözlerini kıstı. Onunla ismini paylaşması çok da anlaşılır gibi değildi. Hatta daha da korkutucuydu. Ne yapmaya çalışıyordu ki? Zaten belki de gerçek ismi değildi. Yine de bu işin onu heyecanlandıran bir tarafı olacağını düşünmeye başlamıştı. Çok para, bu kadar pahalı bir şehirde, herkesin hayaliydi. Üstelik Lonca da işlerden istediği kadar kazanmasına bir türlü izin vermiyordu. Şafak, gözlerini hiç ayırmadan ona bakıyordu.

  • İş ne demiştin?

Şafak gülümsedi. Ormanın derinlerinde, tavşan kafesinin kapanışının sesi gibiydi bu.

 

 

 

 

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s