Büyük Taraftarlar-1

 

İnsanların aitlik hissiyatı her bilim dalı için başlangıç noktalarından biri. Ait olma arzusu baş edilemez bir içgüdü. Üstelik bu aitlik hissiyatının, tıpkı köpeklerde olan sürü psikolojisi gibi çokça etkisi var. Örneğin şiddet tarzını benimsemiş olan birkaç kişinin, toplumlara yaptırabileceklerini listeye sığdırmak zor. İnsan psikolojisi kötü olana daha eğilimli. Belki kolay olduğu için, belki diğer yolla ilerlemek, çoğunluğa karşı koymak, adrenaline karşı koymak çok daha zor olduğundan böyle. Ancak sonuçta kalabalığı domine eden her zaman şiddet tarafında olanlar oluyor. Toplumu su renginde değil, ateş renginde görmeye daha çok alışığız. Direnenler oluyor ama sonunda onların bile bu kırmızılığa başka tarzlarla da olsa kaydığı çok açıkça görülüyor.

Hiç kimse bir alışkanlığa veda etmek cesaretini gösteremez demiş Balzac. Eh gelmiş geçmiş belki de en iyi sosyologlar yazarlar öyle değil mi? Sözlerini ciddiye almak gerek. Bireylerin bile alışkanlıklarına veda etmeleri bu kadar meşakkatli iken, toplumların bu bağlılıktan kopmalarını beklemek ne kadar gerçekçi olurdu?

2016-03-kapak

Futbol, toplumların alışkanlıkları, toprak altına milyonlarca yüz yıl önce gömülmüş bir yok ediş planı adeta. Onun gücü Amerika Birleşik Başkanı’ndan da çok. Kölesi, karanlık dönemin uzak topraklarından daha fazla. Kötüsü de iyisi de var ancak futbol her zaman dediğim gibi bence sosyolojinin emeksiz oluşturduğu bir test grubu. Futbol, isteyerek oluşturamadığınız bir deney ortamı.

Bu kalabalıkların bireyler üzerindeki etkileri öyle kolay kolay tahmin edilebilir türden değil.

İşte futbol kulüplerini destekleme işi buradan yola çıkıyor. Çılgınlar gibi bağırıp, boğazları şişiren eylemlerin tetiği de burada çekiliyor. Hatta bazen bu şiddetli sevgiler holiganlığa dönüşüyor ve o korkulan kalabalıkların da çıkış noktası aslında bu basit sosyolojik içgüdünün takipçisi olarak beliriyor.

Türkiye takımlarının taraftarları ayrıca değerlendirilmeye değer güçteler. Bu yüzden bu yazıda onları ayrı tutmak daha mantıklı. Biliyoruz ki Avrupa’da bir çok takım, büyük kulüp, Türkiye’deki maçlarda el ve ayaklarının titrediğini söylüyor. Bu yüzden iç iletişimden daha çok dışa dönüyoruz. Neler var yeryüzünde, hangi büyük kulüpler, hangi büyük taraftarlara sahipler. En gerçek tribünlerin sahibi kimler. Sosyolojinin en başarılı deney bölgeleri nereler? En azından sadece örnek oluşturabilecek olan bazılarının ismini geçirelim burada.

vaqgh.jpg

Bunlardan birisi Raja Kazablanka. Fas takımlarından birisi. Kendi ülkesinin en başarılı kulübü olmasının yanında, en büyük kalabalığa sahip olan takımı da aynı zamanda. Futbola ihtiyacı olan ülkelerde, ihtiyaç duyan insanlar daha düzenli bir toplumsal tepkiyle takip ediyorlar futbolu. Takımları onlar için bir tabuya dönüşüyor. Ailelerinin ismi kadar değer veriyorlar takım isimlerine. Holiganlık her taraftar kalabalıklarının sonu değil elbette. Sadece belli şeyleri savunmak, bir araya gelmek için başka platform bulamadıkları için kalabalıklaşan taraftar grupları da vardır. Hem de oldukça fazla. İşte Raja onlardan biri. Hem de en büyüklerinden. Savaş yüzünden siyaha boyanmış toprakları, yeşil zemin olarak görmek için çabalayan nesillerce büyütülen taraftarlık duygusu, sömürgeye karşı halkın direnişi için de bir marka halini almış. Raja her zaman ‘halkın takımı’ olarak kabul edilir. Milliyetçilerin bir araya gelerek oluşturduğu bu takım, daha sonraları yurtdışında da başarılara aç olan, toplum birliği açlığı çeken insanlarca kocaman bir aile halini almıştır. Bir yere ait olmak ihtiyaçtır. Ancak o yeri bulmak her zaman mümkün olmayabiliyor. Uyamadığınız kaplarda daralıp, gidebiliyorsunuz da. Kendi özgürlüğünü, bastırılan direnişini bir şekilde gerçekleştirebildikleri tribünler, kutsal mekanlar. Onlar için kendilerini ifade edebildikleri o inanılmaz bölge. Bağırdıklarında, seslerini birilerinin duyduğunu bildikleri bir birliktelik. İşte bu yüzden sosyoloji aidiyet sorguluyor. Bu içgüdünün sebeplerini tek bir konu başlığı altında toplamak imkânsız.

Futbolu ihtiyaç olarak gören bir bölgeden daha kuzeye çıkalım. 1892’ye dönelim ve Liverpool soğuğuna ayak basalım. Futbol tarihinin gelmiş geçmiş en köklü takımlarından birisi olan Liverpool’un içinde barındırdığı alt metinin yanı sıra, kalabalık taraftar grubunun olduğuna şaşırmak da hiç gerçekçi olmazdı zaten. Kırmızılar her maç için tribünlerde gösteriş yapmaya bayılan haylaz çocuk gibiler. Asla yalnız yürümeyen, gerçekten de bizlere bunu kanıtlayan enerjileriyle, her takımın korkulu rüyası olan tribünleri, ateş gibi yanmaktan hiçbir zaman vazgeçmiyor. Gerçi eklemek gerek, İngiltere’nin çok çektiği holiganizme en çok konu olan takımlardan biri olarak, şiddete yönelik bir kalabalık halini de alabiliyorlar, ancak onların da bir savunduğu var elbet.

ad132480956liverpool-englan-e1397663528271.jpg

Ünlü Heysel faciasının dramatik sonunun sebeplerinden biri olması itibariyle Liverpool taraftar fanatikliğinin kötü şöhreti de yok değil. Maç Brüksel’de yapılacaktı. Bu süreçte bira içmenin de biraz sınırını geçmeyi başarmış olan İngiliz taraftarlar sokaklarda bağıra bağıra yürüyordu. Elbette bu olan bitene kimse müdahile etmek istemedi önce, sonuçta büyük bir uluslararası karşılaşma olacaktı. Ancak Liverpool taraftarları o kadar sakin kalamadı. Juventus taraftarlarının üzerine yürümeyi kafasına koyan kalabalık, panikten dolayı çıkan arbede sonrası duvarın çöküp, bazı taraftarların tellere sıkışmasıyla tarihte kara bir gün olarak anılacak bir olaya sebep oldular. Ölen kişi sayısı 39’du. Bu olay, iki takımın da Uluslararası turnuvalardan men edilmesi için yeterli olmuştu.

Liverpool böyle karanlık üne sahip olan tek takım taraftar grubuna sahip değil tabii ki. İş tribün olunca, insanların nadiren buldukları bu güçlü platformda her zaman günlük güneşlik hisler besliyor olması da pek mümkün olamıyor.

Karanlık ünüyle değil, takımının en karanlık günlerinde bile canla başla zıplayıp duran kalabalıklar denilince akla gelen takım; Borussia Dortmund olur. Onların bir insana bahşedilen bütün nefesle, kaybederken bile takımları için bağırışları dünya basınına her zaman gururlu bir malzeme olmuştur. Öyle çok konuşulur ki, en kötü sezonunda bile takımın sahasının tribünleri 60 bin izleyici ile doludur. Sadece izleyici demek onlar için çok zayıf kalabilir belki de, demek lazım ki; 60 bin arı.

Hırslı, kendi takımlarına delicesine aşık, her konuda protesto için tribünleri değerlendirebilen, birbirlerini kucaklayan, saygılı bir taraftar kitlesinden bahsediyoruz. Gerçi bilet fiyatı yüksekliği nedeniyle sahaya tenis topu yağdırılmasında parmakları var ancak bunu da yine sahip oldukları platformu, birbirlerinin yanındayken değerlendirmek olarak görebiliriz. İşte aidiyet bu demek oluyor. Aynı konularda tepki verdiğimizde sesimizi duyurmak için kucakladığımız kalabalıklar. Belki ekip olarak yaptıkları en ilginç şeylerden birisi de Schalke 04 takımının şampiyon olmamasının 50. Yılını kutlamış olmalarıdır. Espirili, duruşları sağlam bir ekip oldukları apaçık ortada. Stada gelen taraftar kalabalığı ortalaması 80 bin olan taraftarlar, Barcelona taraftarlarını, o dev gibi stadyumlarına rağmen geçiyorlar.

maxresdefault

Ah evet Barcelona demişken;

Barcelona taraftarı da kendinden bolca konuşturan bir kalabalık. Takım kendinden bütün başarıları, bütün ünlüleri ve tarzıyla zaten bahsettiriyor evet, ancak onları hastalıkta, sağlıkta her zaman seven kalabalıklarını unutmamalı. Hatta onların protest kökenlerini, Katalan olmayanların desteklemesini istemedikleri sert havalarını da atlamamak gerek. Tabii artık dünyaya mâl olmuş Barcelona sevgisini kolay kolay bu anlamda yönetmek kolay değil. Barcelona ülke içinde taraftarlarıyla o kadar çok şeyi temsil ediyor, aslında o kadar çok savaş veriyor ki. Hem sosyal sınıflar, hem de demografik farklılıklar göz önünde bulundurulduğunda Barcelona taraftarı halkın taraftarı olarak anılır. Barcelona tam olarak Avrupa taraftarının en gurur veren örneklerine sahip desem, abartı olmaz. Kendilerine özel protesto tekniklerine sahip olmalarıyla bilinirler. Teknik direktör ya da futbolcularla, hatta hakemlerle ilgili bir sorunları olduğunda, sadece beyaz mendil sallıyorlar. Bu tepki sert ve net bir ifade, sosyolojik bir direnişi ortaya koyuyor. Her futbol tribününde olduğu gibi, onlar da kendilerini düşüncelerini bağırabildikleri bir platform olarak kullanıyorlar oturdukları basamakları.

Celtic, öyle her zaman kupalar alan, ünlüleri içinde barındıran bir takım değil. Celtic yeşil beyaz stadyumlarını, her sezon 60 bin kişiden fazla taraftarla açıyor. Bu onların sadakatinin ve isteklerinin kanıtıdır adeta. Kraliçenin tribünü olarak da bilinir ve hem Protestanlık savunucusu, hem de İskoçya’nın savunucusu olarak fanatik ancak oldukça renkli bir kalabalıktır. Taraftarların gösterileri, tezahüratları konu olan onlarca tweet ve videonun paylaşımı, sosyal medyanın bu anlamda etkin kullanımının altında aslında bir ses duyurma çabasının olduğunu da unutmamalı.

5191600958_b81b963fc7_b

Japonya her zaman kuralları izleyen bir toplum olmuştur. Buna alışırlar, aslında bu anlamda düşünüldüğü zaman hem futbol için çok uygun, hem de hiç uygun olmadıklarını söyleyebiliriz. Bir çarkın parçaları olarak mükemmel olduklarını biliyoruz, bu anlamda, Tıpkı alman panzerleri gibi sert ve takım olarak harika işler çıkarabiliyorlar. Ancak iş hırsın yükselmesine, hatta biraz karanlıklaşmasına dönüp, kazanmak her şeyden önemli hale gelirse, o zaman biraz geri çekilebilen, ruhani kalabalıklar haline de gelebilirler. Ancak bir takım var ki, hem oyuncuları hem de sponsorluklarıyla bolca tanınan, Japon topraklarının en yıldız takımı; Urawa Reds. Onlar özellikle takım olmayı alışkanlık haline getirmiş bir kalabalığın başarısı ve arzusuyla gerçekleştirdikleri koreografilerle tanınıyorlar. Çılgın bir kalabalık olmadıklarında bile öyleymiş gibi hissettirme gücüne sahipler.

Yüzlerce örneğini bulmak mümkün elbette ancak bu yazılık taraftar grubu fanatizmimi Atletic Bilbao ile sonlandırmak doğru olur diye düşünüyorum. Öyle ki gerçekten sosyolojik temeller ve bağlılıklar arıyorsak eğer, yıllardır devam eden Bask dominantlığını ve taraftar mantalitesini anlayabiliriz. Paranın konuştuğu futbol endüstrisinde, buna direnmeye çalışan takım, bu şekilde mutlu olduğunu, şampiyonluklardan çok, birbirlerini ve sahip oldukları idealleri savunan takımın küçük başarılarını istediklerini her fırsatta gösteren Bilbao taraftarları örnek alınması gereken, devasa bir tutku topluluğuna dönüşüyorlar. İspanya’nın sadece ortalama 5 milyonunu oluşturan Basklılar yenilmekten hiç gocunmuyorlar. Sevmedikleri; iyi gün taraftarlığı ve parayla çarklarını döndürüp, sağdan soldan yabancı futbolcuları toparlayan üst sınıf İspanyol takımları.

Gerçekten de futbol sadece futbol mudur? Taraftarlar bize olmadığını gösteriyor. Futbol sosyolojidir, fiziktir, anatomidir, iletişimdir. Futbol içinde yaşadığımız her şeyden bir parça koparmıştır. Böyle olmasaydı eğer, taraftarlara sadece seyirci demek gerekirdi. Eh, belli ki onlar da futbolu sadece kelimeden ibaret görmüyor.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s