ÇÖL HIRSIZLARI – 4

 

Zifiri karanlık bir sokakta, iki kişinin sığması imkansız darlıkta bir alanda ilerliyorlardı. Bu yol gösterici her kimse, şehrin en pis ve fakir sokaklarından geçmek zorunda olmalarına değen biri olursa, hırsız kendini daha iyi hissedecekti. Bu sokakları bilirdi. Onlar için bile fazla karmaşık, tekinsiz yerlerdi. Cinayetlerden sorumlu topluluklar bile zaman zaman uzak durmayı tercih ederlerdi buradan.

Ama en önemli özelliği bu sokakların sonunda suikastçıların çeşmesinin olmasıydı. Yer altı mağaraları vardı, oranın girişinin habercisi büyük, buraya hiç uyumlu olmayan şahane bir heykeli olan, nefis bir çeşmeydi. Bu çeşmenin yüzyılları vardı, etrafındaki şehirleşmenin tamamen dışında, sabitti.

Suikastçılar içlerine dahil olmayı kolay kolay tercih etmediğiniz bir topluluktu. Apayrı bir dünyaları vardı. Onlardan birini bile tanımak demek, hayat boyu nerede ne konuştuğunuzun tartılması anlamına geliyordu. Üstelik bu sadece şehre özel bir durum da değildi, hiçbir başka toplulukta daha gevşek bir suikastçı topluluğu bulamazdınız. Birbirlerine sımsıkı bağlılardı. Ne yaptıklarını bilmeniz demek, onlara ya dahil olacağınız ya da muhtemelen hayatınızın bir köşesinde onlardan biri tarafından öldürülebileceğiniz anlamına geliyordu.

Şehirde de durum bu yüzden biraz karışıktı. Çünkü saray topluluğun gizeminden hoşnut değildi. Korkuyorlardı. Korkan bir saray ise gücünü sonuna kadar o korkuyu yok etmek için kullanabilirdi. Nitekim burada da durum böyleydi. Çok uzun zamandır saray, suikastçılara savaş açmıştı. İçlerine köstebekler sokmakla uğraşıp, farklı diyarlardan askerler getiriyorlardı. Ancak hiç biri 20 senedir onların topluluklarını ortaya çıkartmayı başaramamıştı. Buradaki suikastçılar, tüm diyarlarda bulunan meslektaşlarından yardım alıyorlardı. Korunmak önemliydi. Destek ne kadar büyür ve coğrafi olarak genişlerse, o kadar güçleniyorlardı. Yenilmez olan ünleri daha da büyüyordu. Aslında sarayın açtığı bu savaşta, buna neden olmuştu. Hem onların daha kalabalık, bağlı ve güçlü olmasını sağlamış hem de hiç dikkatleri üzerinde değilken, tüm soy ağaçlarının, tuvalet alışkanlıklarının, sevdikleri yemeklerin öğrenilmesine, buna benzer binlerce bilginin araştırılmasına neden olmuşlardı.

Bunlar aklından geçerken, hırsız durdu.

  • Suikastçı olma ihtimalin var mı?
  • Benim yok ama onun var.

Bunu söylerken Şafak parmağıyla, heykelin arkasındaki duvara yaslanmış, elindeki hançeri çevirip durarak bekleyen adamı gösterdi.

Hırsız dikkatle ona bakarken, nefesini tuttu. Bu işin içinde sarayın olması bir noktaya kadar dayanılırdı ama bir ucunun öldürme makinalarına dokunması, gözünde bu durumu daha da ciddi boyutlara taşımıştı. Adamın elleri o kadar seri ve yumuşaktı ki, hançerin hareket ettiği hale ne şekilde geldiğini hesaplamak imkansızdı, sadece yaptığı hareketle hipnoz olunabilirdi. Yaklaştıkça, karanlığın içinde bile belli olan koyu kızıl – siyah saçlarının kısa bir at kuyruğu şeklinde sağ omzundan sarktığını fark etti. Kumaş gibi parlayan saçları vardı. Birkaç kısa perçemse, gözlerinin üzerine düşmüştü. İster istemez, saçlarını kıskanan bir kadın olarak hırsız kendi saçlarına dokundu. Bu şekilde olmasını nasıl sağlıyordu ki?

Başını onlara kaldırırken, hırsız, adamın buz mavi gözlerinin, neredeyse beyaza yakın rengiyle parladığına yemin edebilirdi. Bir an için gözlerini alan renge bakmadan, Şafak’ın peşinden ilerledi. Hırsızlar ve suikastçılar bir araya gelmezdi. Bu çok nadir olurdu.

  • En son savaş çıkmıştı, diye yüksek sesle tamamladı hırsız düşüncesini.
  • Evet, 100 yıl önce dedi duvara yaslı adam. Elindeki hançerle oynamayı hala bırakmamıştı.

Şafak kaşlarını kaldırırken, hafifçe tebessüm etti. Akrep ve yılanı aynı kovaya koymak gibiydi bu. Ama iş için şarttı. Hırsız da iyice yaklaştığında kollarını bağladı. Bir işte kendinden emin görünmek her zaman kazandırırdı. Üstelik burada kimseye güvenmiyordu. Şu an onu ne kadar kolay öldürüp, ortadan kaldırabileceklerini düşündü. Bir an içi titremişti.

  • Lütfen bana ismini söyleme olur mu?

Suikastçı, muhtemelen hiçbir kadının direnemeyeceği kadar seksi bir gülümseme sundu önce. Hırsız, bu işin sadece bu gülümsemelere değebileceğini düşündü, istemsiz yutkundu.

  • Kaşmir.
  • Nasıl?
  • İsmim, Kaşmir.

Hırsız nefes çekti, alnını ovuşturdu sıkıntıyla.

  • Neden ikinizde bu kadar hevesliniz isimlerinizi söylemek için acaba.

Kaşmir yeniden gülümsedi. Aynı derece de seksiydi. Ne şafak, ne de Kaşmir ona ismini sormuyorlardı. Bunun iki nedeni olabilirdi. Ya yeterince önemsemiyorlardı, işleri birince kuyuya atabilirlerdi. Ya da korkuyorlardı ve yine işleri bittiği an, vakit bulduklarında kuyuya atabilirlerdi. 1.60 olduğunu düşünüp, iki dev adama bakarken hırsız, bu işin sebebinin muhtemelen ilki olduğu gerçeğini kabul etti. Yine de ismini söylememe konusunda kararlıydı. Hırsızlar, bunu sık sık yapmazlardı. İsim tehlike demekti. İçine girdiğiniz tehlikeden sıyrılmanızı imkansız hale getirirdi.

  • Yol gösterici demiştim ya, Kaşmir sarayın haritası üzerinde çalışan ekibin lideri.
  • Ah bir de ekip var tabii. Dedi hırsız, bunalmış.

Şafak ve Kaşmir birbirlerine bakıp, tebessüm ettiklerinde, çok fazla konuşmaması gerektiğini fark etti. Korktuğunu yeterine açık etmişti. Daha fazlası, daha tehlikeli olurdu.

  • Evet ekip var. Biz 3 kişiyiz. Saray ve özellikle bahçesinin haritasında neler keşfettiğimizi öğrenmezsen, işini yapamazsın. Buna rağmen imkansız olduğunu düşünüyorum, haberin olsun.
  • İçim rahatladı, teşekkür ederim.

Ve… o gülümseme yeniden oluşmuştu. İnsanın içini eritmek böyle bir şeydi demek ki. Hırsız gözlerini kaçırdı. Şafak elinden bir anahtar çıkardı ve hırsıza uzattı.

  • Bu, sarayın yakınlarında bir ev. Bir süre orada kalacaksın. Hem gözlemeni, hem de hesap yapmanı sağlar. Bu arada bütün buluşmalar da orada yapılacak.
  • Sarayın dibinde?

Hırsız için bu mantıksız bir fikir gibi gelmişti.

  • Aynen öyle. Ev, sarayı gören sokağın ilk çizgisinde. Yeşil, alçıları dökülmüş bir yer. Dikkatli bakmazsan çok ilgini çekecek bir yer değil. Seni oraya götürmeyeceğim. Ancak biz yarın sabah oraya geleceğiz. Şimdi gidip, yerleş ve dinlen olur mu?
  • Kahvaltını ben getiririm, uyumana bak.

Bunu diyen Kaşmir’di. İkisi de o kadar rahat görünüyordu ki, hırsız ister istemez gerginliğinin kaybolduğunu hissetti. Anahtarı alıp, arkasını dönmeden önce onlara abartılı bir reverans yaptı ve arkasını topuklarının üzerinde döndü. Sokaktan çıkana kadar onu gözlemelerini diledi. Bu bölgeden hiç hoşlanmıyordu. Sonra arkasından suikastçının buz gibi pes sesini duydu, yine de alaycılığı hissedebiliyordu.

  • Çok mu küçük, bana mı öyle geliyor?

Buna karşın gülümsedi. Arkası dönük yürümeye devam ederken cevap verdi hırsız;

  • Küçük değil. Neredeyse 1.60 boyundayım ben.

Ve yine o gülümseme, görmese de, gözlerinin önünde belirmişti sanki….

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s