ÇÖL HIRSIZLARI – 5

 

Yıkık dökük olan yeşil evin manzarası doğrudan saraya bakıyordu. İyi bir uykudan daha güzeli, heyecan dolu olması muhtemel bir güne uyanmaktı. Normalde bu harabeyi bile tutmak için bir sürü para saçmış olmak gerekirdi. Ancak zaten aslında her kimse Şafak’ın para sorunu olmadığı çok açıktı. Hırsız, onun gerçekte kim olduğunu merak etmemeye çalışıyordu. Ancak elinde değildi. İnanılmaz bir geçmişi olduğuna emindi. Bu kadar para nereden geliyordu? Bu hırs, saraya karşı olan bu tutum nereden kaynaklanıyordu? Bunların hiç birinin açıklamasını öğrenemeyecekti muhtemelen.

Evin içi boştu. Burası 1 odalı bir yerdi. Mutfak girişin hemen yanında, darmadağın taşlarıyla iki tezgahtan oluşuyordu. Öte yandan odada cama yakın bir yerde, tek kişilik bir yatak ve koyu sarı bir battaniye vardı. Pencerenin diğer tarafındaki duvarın önü tamamen büyük minderlerle kaplıydı. Hepsi siyahtı. Başka kumaş israf etmek istememiş gibiydiler. Odanın tam ortasındaysa tek bir tahta, kare masa vardı. 4 kişilik bir masaydı bu. Ancak 5 tane tahta sandalye dizilmişti etrafına. Tıkış tıkıştı ama muhtemelen ihtiyaç kadarlardı. Sıcak bir çöl şehri evine özgü keten tül perdeleri, yerlere kadar uzanıyorlardı. Hatta buraya girdiğinde, sarayı iyice görebilmek için yaptığı ilk iş onları açmak olmuştu. Tabii ki şömine yoktu, ancak bunun yerine içeriyi serinletmek için girişle, diğer pencerenin üst kısmında karşılıklı ince bir pencere kısmı vardı. Rüzgarın içeri girerek, hava akımını oluşturması için harika bir çözümdü.

Sarayı izlemek için dün gece çok zamanı olmamıştı. Uyku onu çabuk esir almıştı. Ancak şimdi güneşin kavuran ışığıyla onu seyretmek daha güzeldi. Saray o kadar büyüktü ki, onun her yerini keşfetmek muhtemelen 1 ayını alırdı. Bu yüzden suikastçılardan bir keşif ekibinin oluşturulmuş olması oldukça akıllıcaydı. Bunu kabul etmek zorundaydı. Her ne kadar onlara güvenmiyor olsa da, Şafak için elinde olmadan bir güven oluşmuştu içinde. En azından işi tamamlayana kadar korunacağına emindi.

Loncadan şimdilik kimse aramaya başlamamıştı ama muhtemelen birkaç güne başlayacaklardı. O zaman soracaklardı; ‘Neyin peşindesin?’

Para işin içindeyse hırsızlar yalnız çalışmak için sessiz kalırdı. Bu yüzden bu işin içinde çok para olduğunu bileceklerdi. Lonca da bu işten pay almak için sahiplenme oyunu oynayacaktı ancak bu konuda neyse ki hırsız da ta en baştan önlemini almıştı. Loncayla her zaman bir mesafesi olmuştu. Onu arayıp soran birkaç kişi olurdu, en tepedeki adamlarla iletişim kurmaktan her zaman kaçınmıştı. Ne kadar büyük adamlarla iş yaparsanız, hırsız loncası o kadar sizi kendi malı olarak görmeye başlardı. Bu da babasından öğrendiği en önemli şeydi. Babasının hırsızlar arasında daha büyük bir ünü vardı. Ta ki saraylı muhafızlar tarafından öldürülene dek. Bu çok sevimsiz bir hikâyeydi ama yine de bu ana kadar onda saray fobisi oluşturduğunu fark etmemişti. İşi kabul etmekte bu kadar zorlanmasındaki temel sebep buydu. Bir muhafız tarafından öldürülmek de değil, babasının anısının dibinde olmak onu geriyordu.

Bu düşüncelere dalmışken, kapının çalınışıyla yerinden zıpladı. Sonra gülümsedi, kapıya doğru giderken ‘tam zamanında, açlıktan ölmek üzereydim’ diye söylendi.

  • Evet tahmin edebiliyorum. Biraz geciktim ama buna değecek.

Kaşmir, ona sadece bir kere bakıp içeri girdi. Elinde kese kağıdı vardı ve içi birkaç paketle doluydu. Bunlar her neyse, girdiği andan itibaren kokusuyla hırsızı başını döndürmüştü. Suikastçı masaya paketi bıraktıktan sonra camın önüne gidip, saraya doğru baktı. Kollarını bağlamış, bir anda sessizleşmişti. Önce biraz daha yaklaşıp, emin olmaya çalışıyor gibi gözlerini kıstı. Kıstığı gözleri arasından sanki buz mavisi gözleri ışık sızdırıyor gibi görünüyordu.

  • Çok güzel. Dedi hırsız iç çekerek. Bunu dediği an yüksek sesle konuştuğunu fark edip, gözlerini kocaman açtı. Kaşmir yan gözle ona bakıyordu.
  • Ne güzel?

Hırsız sırıttı ama konuşmadı. Kaşmir de irdelemedi, gözlerini yeniden saraya çevirdi. Ama keyfi kaçmış gibi görünüyordu. Çok ciddileşmişti. Etrafındaki aura değişmişti sanki.

  • Neyin var? Hırsız tedirgin bir şekilde sorarken, saraya çevirdi gözlerini.
  • Sarayın bahçesini değiştiriyorlar. Üstelik ana kapının önündeki duvarları da değiştirmişler.
  • Ne! Bugün mü?
  • Evet dün gece muhtemelen.
  • Nasıl bu kadar çabuk yapabilirler ki?
  • Büyücülerin ününü duymadın sanırım. Saray, askerlerinden çok büyücülere sahip olsaydı, yenilmez bir imparatorluk olurdu.

Kaşmir sıkıntıyla iç çekip, kendini pencereden uzaktaki mindere bıraktı. Sıkıntısı odanın her yerine kara bulutları çağırmıştı sanki. Hırsız, ona soru sormadı, yavaşça masaya gidip, bir şeyler yemek için oturdu. Sarayın bahçesi bir labirentti. Labirentlerin çözülmesi zaten başlı başına bir olaydı. Çözüldükten sonra tek bir duvarının bile değişmesi demek, işe baştan başlamaları anlamına gelirdi. Üstelik labirentlerin psikolojik baskısını da unutmamak gerekirdi. Hırsız küçükken, bir sınav sırasında labirent olmayan bir odada, sırf ona labirent olduğu söylendiği için kaybolmuştu. Bu, gerçek bir hikayeydi. Gerçekti ve zavallıydı.

  • Gerçekten büyücüler var mı? Onların efsane olduğunu düşünüyordum.
  • Değil. Zamanında soylarını tüketen bir kral vardı. Geriye 12 tane kaldılar ama 4 tanesi sarayda.

Hırsızın gözleri büyüdü. 4 tanesinin sarayda olması demek, eskiden her krallıkta bir büyücü iznini olması ihtiyacıyla karşılaştırılınca, korkutucuydu. Ayrıca o soy tüketen krala ne olduğu hakkında da hiçbir fikri yoktu. Onca büyücüyü öldürmeyi başarmışken, nasıl durdurulmuştu acaba.

  • Galiba seni düşündüğümüzden daha zor bir iş bekliyor hırsız.
  • Bence daha zor diye bir şey yok.
  • O kadar emin olmag. O bahçe tam bir cehennem.

Kapı çaldığında hırsız ayağa kalkmak için meğillenmişti ki, Kaşmir zaten çoktan oradaydı. Böyle zamanlarda öldürmek istedikleri kişinin ellerinden kurtulması gerçekten de imkansız görünüyordu. Çok hızlılardı, çok sessizlerdi. Bir hırsızın yeteneklerinden fazlasına sahiplerdi üstelik. Güçlü fizikleri vardı. Bu hız ve sessizlikle, kocaman bedenlere sahip olmak tanrı tarafından sunulan jestti. Öldürme konusunda teklemeyecek kadar da acımasızlardı. Bu da başka bir artıydı.

İçeriye giren zeytin kadar siyah gözleriyle, neredeyse öfkeli denilebilecek bir yüze sahipti. Üzerinde deri bir yelek ve bileklerine dolanmış başka derilerle, biraz tedirgin ediciydi. Saray muhafızları kadar kısa kesilmiş saçları, kafasının yuvarlak şeklini ortaya çıkarıyordu. Güzel bir yüzü vardı ama o kadar kızgın bakıyordu ki, onu inceleyecek kadar, ona bakamıyordunuz.

  • Şafak nerde?

Bunu soran Kaşmir’di. kapıyı kapatırken, sanki hırsız orda değilmiş gibi davranıyorlardı. Ancak bu iyi sayılabilirdi. Yemek yemekle meşgul bir kadın, kimsenin onu izlemesini istemezdi.

  • İşi varmış. Duvarlar değişmiş.
  • Evet, az önce fark ettim. Ne yapıyoruz?
  • Şahinleri yollamam gerek. Tamamen başka bir harita oluşmuştur muhtemelen.

Kaşmir, gözlerini hırsıza çevirdi ve bir an için yine o tebessümlerinden birini gönderdi. Hırsız üzerindeki gerginliğin kaybolduğunu hissetti.

  • Tori, hırsızımızla tanış.

Adam gözlerini, biraz daha sakince çevirdi hırsıza. Ama konuşmadı. Başıyla selam verdi. Sonra cama yaklaştı. Pencereyi açıp, dışarıya doğru ıslık çaldı. Birkaç dakika sonra cama akın eden iki şahin, pencereden içeri girip, Tori’nin kollarına kondular. Hırsızın gözleri, öylesine kocaman açılmıştı ki, sürekli şaşırmak zorunda kalacağı bu garip olayın içinde, bu yüzden muhtemelen göz ağrısı problemi çekmeye başlayacaktı.

Şahinler, sakince sahiplerine baktılar. İnsanın ruhunu okşayan bir tınıyla, hiç kimsenin haberdar olmadığı bir dille konuşmaya başladı Tori. Gözleri bir mürekkep kadar yoğun bir şekilde siyahla dolmuştu. Gözlerinin beyazlığı kalmamış, sanki içine şeytan girmiş gibi korkutucu bir şekilde kalmıştı. Onlara fısıldarcasına bir şeyler anlatıyordu. Kaşmir, bu durumu umursamıyormuşçasına bıraktı kendini minderine. Hırsız ise gözlerini ondan ayıramıyordu. Şahinler kısaca birkaç ses çıkardıktan sonra pencereden uçup kayboldular. Tori’nin gözleri normale dönmüştü.

  • Gerçekten mi? Dedi hırsız. Şaşkınlığı devam ediyordu. Hatta bu şaşkınlığın içinde hayranlık da vardı.
  • Onlar olmazsa haritayı nasıl çıkarabiliriz? Burası kaç dönüm haberin var mı?

Cevap veren Kaşmir’di. Tori konuşmamış, hatta gülümsememişti bile. Terslemiyordu ama çok ilginç bir şekilde çekingen davranıyordu. Hırsız, onu zorlamamaya karar verdi. Hayranlıkla, gidip minderlerden birine oturmasını izledi. Sonra masadaki yemeklerden yemeğe devam etti.

Her oyuncunun rolünün bu kadar büyük olması korkutucuydu. Ama şuan onlara neden ihtiyacı olduğunu daha iyi anlıyordu. Yalnız çalışmak da neydi? Mahşerin atlıları etrafını sarmıştı sanki. Bir an için kendini o kadar güçlü hissetti ki gülümsedi. Onu izleyen Kaşmir’in düşündüklerine duymuşçasına karşılık verişini de bu yüzden kaçırmıştı.

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s