Çöl Hırsızları – 7

 

4 duvarın arasına hapsolmuş bir şekilde ne olacak korkusuyla beklemekten çok daha iyiydi dışarıda olmak. Her ne kadar daha riskli olsa da, bu işin olup bitmesini sağlamanın tek yolu buydu. Hırsız, hayatının en zor işlerinden birine dahil olduğunu biliyordu. Üstelik anlayamadığı çok fazla şey vardı. Tanımadığı bir sürü etken, kafasında sınırlarını aşamadığı çok iş dönüp duruyordu.

Küçük bir sokağın köşesinde, yine sokağa uygun minnacık bir mekanda kahvaltı ediyorlardı. Şafak, sabahın bu aydınlık zamanını süvarilerce uygun bir zaman dilimi olarak görmüyordu. Onlar için, dinlenme zamanıydı. Aydınlıkta olmak artık tehlikeli değildi. Şu anda bir grup arkadaş olarak, birer kahve içmek için buraya geldikleri hissini veriyorlardı. Bu kalabalık hırsıza Şafak’ın aksine tehlikeli geliyor olsa da, hırsızın hoşuna gidiyordu. Tehlike içinde kendini güvende hissediyordu. Çözümleyemediği bir bağlılık oluşmuştu sanki. Elbette onlara o kadar da güvenmiyordu. Ancak kazık yiyene kadar onların arkasını kollardı.

Hırsız, İçeri jilet kadar muntazam, bordo bir ceket ve pantolonla giriş yapan, neredeyse 1.90 boyunda bakılası bir bedene sahip olan adamın dikkatini çekmesine izin vermemek için durgunlaşmıştı. Ancak çok kısa zamanda masanın etrafına yayılmış 3 boş tabureden birine oturduğunda, hırsız da şaşkınlıkla soluğunu tutmak zorunda kaldı. Onu tanımıyordu. Ancak neredeyse tanrının çizdiği en güzel yüzlerden birini taşıdığına emindi. Geniş çerçeveli gözleri, sütlü çikolata renginde parlıyordu. Üzerinde kendini bonkörce sergileyen kaşları, muntazam ancak ince olmadığı için çok erkeksiydi. Yüzü çenesine doğru hafifçe sivrileşiyor ve kirli sakallarının koyu kestane renginin arasında kızıl kıl uçları yansıma yapıyordu. Saçları oldukça sık bir şekilde muntazam kafasını kaplıyordu, özenle taranmışlardı, ancak yine de dalgalı saçları inatçı birkaç telle hareketli görünüyordu. Kömür kadar siyah saç telleri diye geçirdi içinden hırsız. Hayran kaldığını saklama zahmetine girmemeye karar vermişti son anda.

Masaya oturan adam önce, ancak bir meleğin sahip olabileceği etkileyicilikte hırsıza hafifçe başıyla selam verdi. Masadaki tek kadın olduğunu hatırlayan hırsız, onun sıcacık gülümsemesine karşılık istem dışı gülümsedi. Ama masada dizili diğer erkeklerin, hırsızın bu elini ayağına dolaştıran enerjiyi fark edebildiğinden emin değildi. Yine de hepsinin de bir an için sırıttığını gördüğüne yemin edebilirdi.

Şafak masada ilk konuşan oldu. Hırsızın kendine gelmesini sağlamıştı. En yüksek kulesinden atladığı bir şatodan, hızlıca yere düşmeye başlamış gibi hissediyordu. Hayal sona ermişti.

  • Tam zamanında Alexander.
  • Her zaman patron. Herkesi iyi görmek güzel. Biraz endişelenmiştim.

Hırsız koyu bir aksana sahip olan adamın ismini geçiriyordu aklından ‘Alexander’. Kim olduğunu hala bilmiyordu ancak kimseden etkilenemeyeceğini düşündüğü anların yanından hızlıca uçup gittiğini hissediyordu. Parmaklarının uçlarına kadar yayılan karıncalanma hissi, onun kalbini ağrıtmıştı. ‘Çok güzel bir adam’ diye geçirdi içinden.

  • Çok saçma. Dedi yüksek sesle söylediğini fark etmeden. Gözlerini zemine dikmişti. Düşünmek çok yavaş geçen bir eylem gibi hissediyordu. Saymak zorunda olduğu günleri olan bir mahkûmunki kadar yavaş geçiyordu.

Juno o ışıldayan gülümsemelerinden birini sunarken, muzur bir sesle konuşmayı tercih etmişti.

  • Evet biraz saçmadır. Üzerine atlamak isteği uyandırıyor değil mi?
  • Şey…

Hırsız dalgınlıkla cevap verdiğini ve kimin, ona ne sorduğunu anladığında gözlerini kocaman açıp, başını kaldırdı. Bu kez şapşal gibi görünebilecek kadar yüksek sesle konuşmuştu.  Herkesin bir iki kez karizmasını kaybettiği anlar olurdu hayatta.

  • Nasıl yani?
  • Alexander, bahsettiğim monkumuz. Dedi Şafak ikisi arasındaki konuşmaya izin vermeden.

Bu hareket, hırsızın daha zor bir duruma düşmesini engellemişti.  Zamanlama çok başarılıydı.

  • Monk mu? Hırsızın gözleri daha da kocamandı artık.

Alexander’ın genişleyen gülümsemesine karşılık kamaşan gözleri onunla buluştu. Aslında bu bakış içerisinde büyük bir şaşkınlık ve anlamaya çalışma ihtiyacı vardı. Monk gülümsemesinin en ışıltılı haliyle cevap verdi.

  • Yani sevişemiyorum, üzgünüm. Dudağıyla yaptığı hipnoz edici mimik karşısında, hırsız onun ne dediğini neredeyse anlamamıştı. Ancak masadakilerin kahkahası onu ayılttı. Kahkaha seremonisi ardında anlamlanan kelimeler gözlerini monk’dan kaçırıp, önündeki peyniri yemesine neden oldu.
  • Sana yanlış bir kariyer seçmiş olduğunu söylemekten hiç sıkılmayacağım. Juno’nun yorumu masadaki diğerleriyle beraber bu kez Şafak’ın da gülümsemesini sağlamıştı.
  • Ah, evet arkadaşım, evet kesinlikle bu hiç doğru bir kariyer olmadı.

Alexander’ın içten ve sıcak gülümsemesi yine de hırsızın üzerindeydi. Aptal gibi hissetmesini engellemeye çalışıyordu sanki. Hırsız, hafifçe gülümsedi ancak konudan uzak kalabilmek için peynirlerine geri döndü.

Bir süre masadaki herkes aynı şeyi yapmıştı. Alexander’in gelişiyle birlikte kahvaltı daha ilginç bir hal almıştı. Herkes acıkmış, sessizlik, birkaç dakika sonra gelecek olan aşırı ciddi ve basık havaya hazırlık tadındaydı. Keyifli kalmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ama bildikleri tek şey, ileriki günlerde bu anın kolay kolay gelmeyeceğiydi.

Hırsız peynirini yutmadan önce düşünüyordu. Bir monklarının olması harikaydı ama bazen beyaz prensi, yapabileceklerini düşündükçe kimsenin onları kolay kolay kurtaramayacağını hissediyordu. İçindeki korku parçacıkları hareketlenmişti. Başını sarayın yönüne doğru çevirdi. Şu anda göremiyordu ama duvarların kudretini her bir parçasıyla hissediyordu.

 

 

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s