ÇÖL HIRSIZLARI -9 ‘SAFiR’

 

Monk neredeyse hiç yorulmamış gibi görünüyordu. Hafifçe terlemişti ama bu, daha çok havanın neminden kaynaklanıyormuş görüntüsündeydi.

  • Bunu nasıl yaptın?
  • Neyi?
  • Bu kadar uzun yolu koşup, hiç terlememeyi.

Alexander sadece gülümsedi. Küçük bel çantasından tebeşir çıkarttı ve çatıda yerini aldı.

Ortada tilki şeklinde oyulmuş bir ağacın tam olarak göründüğü genişçe bir sokağa gelmişlerdi. Sokağın sadece bir girişi var gibi görünüyordu. Karanlıktı ve boydan boya yer altı mekânlarının giriş tabelalarıyla doluydu. Hepsinin aralarındaysa küçük bir şemsiye dükkânı vardı. Hırsız gözlerini iyice kıstı. Çölün ortasında güneşten korunmak için de şemsiye bolca kullanılırdı. Bu yüzden bu işte de ustalaşmış insanlar vardı. Ancak bu sokak, bunun için hiç uygun gözükmüyordu. Sormak istediği çok şey vardı. Yan gözle Alexander’a baktı. Sokağı inceliyordu. Ama bu sırada çatının sokağa bakan kısmına minik semboller çiziyordu. Anlamak güçtü. Neye benzediklerini bile göremiyordu hırsız. Yine de konsantrasyonunu bozmak istemedi, sustu.

  • Sokağın bir çıkışı daha var, dedi monk çizmeye devam ederken. Bunu söylerken anlamlı bir şekilde gülümsemişti. Sanki onun tedirginliğini anlamış gibiydi.
  • Şemsiyeci… diye tamamladı hırsız. Çatıdan biraz daha sarkarak sokağın tamamını incelerken, şemsiyecinin konumunu anlamaya çalıştı. Ancak uzun sürmeden monk onu belinden kavrayıp geri çekti. Sonra hızlıca bırakıp, sembollerine döndü.

Hırsız kaşlarını kaldırdı. Ama gülümsemesine engel olamamıştı. Gizlenmeleri gerekiyordu, haklıydı.

Monk tebeşiri yeniden çantasına koyduktan sonra gözlerini kapadı ve birkaç anlaşılmayan kelime fısıldadı; ‘Frrista…Uno…Letroççi’

Bütün semboller bir anda buz mavisi bir renk alarak parlamaya başlamışlardı. Çok göz alıcı değillerdi, yine de kesinlikle büyüleyici gözüküyorlardı. Hırsız, şaşkınlıkla gözlerini açtı. Böyle şeyler çölde olmazdı. Böyle şeylere hiç şahit olmamıştı. Okuduklarından bildikleri vardı, hiç görme şansı olmamıştı.

Alexander gülümsedikten sonra cevapladı sorulmayan soruyu, her zamanki gibi.

  • Büyücüler için. Şimdilik etrafta görünmüyorlar. Safir’e gidelim.
  • Şafak ve diğerlerine de haber vermek gerekecek, değil mi?
  • Onu ben hallettim. Şimdi, senden mavi bir şemsiye alıp, tilki ağacının altına gitmeni rica ediyorum. Benim sembollerimle kalmam lazım.

Hırsız bir süre monka baktı. Ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Oldukça ciddiydi.

Hızla kendini çatıdan aşağı bıraktı hırsız. Önce bir aşağı balkona indi, sonra ceketini düzeltip, balkon demirlerinden kendini dışarı itti. Bina üzerine asılı mekan tabelalarından birine dokunup aşağı bıraktı kendini. – Kafes. Diye okudu tabelayı. Birbirinin içine geçmiş, kutsanması gereken bir ahşap işçiliğiyle hazırlanmıştı. İç kısımlarında yeşil boyalar vardı, ancak genel olarak koyu ahşap rengini koruyordu. Gül ağacı olmalı diye geçirdi içinden. Sonra kendini toparladı ve şemsiyeciye doğru yürümeye başladı.

Sokak boştu. Muhtemelen yer altı mekanları geceleri işliyordu. Burayı daha önce hiç duymadığını fark etti. Daha önce hırsızlar dünyasında bile bunun konusu geçmemişti. Aslında bu yüzden, sokak daha da gizemli gelmeye başlamıştı. Burası gerçekten neresiydi? Kimler geliyordu? Mekanlar kimlere aitti ve neler yapılıyordu? Burası suç bölgesi miydi? Ne işe yaradığını anlamak için henüz erkendi, bu yüzden hırsız hafifçe şemsiye dükkânına doğru adımlarını hızlandırdı. Tepeden izleyen birinin olduğunu düşününce, yolun çok açıkta olduğunu hatırlamıştı.

Şemsiyeciye girdi hırsız.

Burası kocaman bir koridor gibiydi. Nerede çıkış olduğunu anlayamadan satıcı – evet? Dedi.

Şemsiyelerin arkasında onu göremiyordu ancak çok zaman kaybetmeden mavi bir şemsiyeyi eline alıp parasını uzattı. Adam parayı aldı, hiç konuşmadan şemsiyelerin ardında seçilemez halde kalmaya devam etti.

Hırsız kapıdan çıktığında bir şahin sesinin kulaklarını çınlattığını fark etti. Bu onda bir gülümseme ve hatta rahatlama hissettirmişti. Gelmiş olmalıydılar.

Tilki ağacının altına ilerlerken güneşin batmasına biraz daha zaman olduğu için mutluydu. Bu sokak hava karardığında neye dönüşüyordu, görmek istediğine emin değildi.  Dev kütüğü, dev bir tilki şeklinde oyulmuş olan ve neredeyse tüm sokağa gölgesini bahşedecek kadar büyük olan ağacın altına gitti. Muhteşem bir ağaçtı. Çölde bu kadar beslenmiş bir ağacı bulmak neredeyse imkânsızdı. Ama her noktada, her zaman, aynı iklim koşulları olmayabiliyordu. Ya da büyü bu işin asıl mimarı da olabilirdi. İşin, detayını bilmek için araştırmak gerekirdi.

Hırsızın, bunlara kafasını yormasını engelleyen şey karşıdan gelen kadındı. Bu kesinlikle Tori’nin kardeşi olabilir diye düşündü hırsız. Ona çok benziyordu. Aynı koyu renk tene, aynı güzellikte yüze ve aynı derecede koyu saçlara sahipti. Saçları parlak kıvırcıklar halinde beline kadar iniyorlardı. Yakınına gelip gülümsediğinde, Tori’den farklı olduğunu gördüğü tek şey, koyu lacivert gözleriydi. Kız bütün dişlerini göstererek gülümsedi. Çok zarifti ama aynı zamanda harika bir enerjisi vardı.

  • Şemsiyeyi ben alabilirim.

Hırsız dalgınlıkla şemsiyeyi ona uzattı.

  • Buraya gelebildğinize çok sevindim. Diğerleri içerde. Herkes nerede?
  • Alexander yukarıda ama diğerleri yoldadır. Gerçi az önce Şahin sesi duydum gelmişlerdir belki de.
  • Ah, o benim. Ama abimi görmese, geri dönemezdi, yaklaşmışlardır.

Sonra kadın, kıvırcık saçlarını bir seferde sağ tarafına geçirerek, çatıya kaldırdı gözlerini. Gülümsemesi genişledi. Gözlerindeki parlama o kadar büyüktü ki, hırsız bir an için kıskançlık hissiyle boğuştuğunu fark etti. Birini gördüğüne hiç bu kadar sevindiğini hatırlamıyordu ya da görüldüğünde, onun için bu kadar mutlu olan birine de hiç sahip olmamıştı.

  • Sembolleriyle mi? diye sordu hırsıza bakmadan. Ama sesi şefkatli çıkmıştı.
  • Evet, her ne işe yarıyorlarsa, hala tam olarak anlayamadım.
  • Sokağı tarıyorlar. Büyücülere karşı onu uyaracaklar. Bu arada kendimi tanıtmamıştım. Ben Safir.

Hırsız gülümsedi. Safir onun elini sıkmak için uzatmıştı, ellerinin üzeri birbirinden farklı sembollerden oluşan dövmelerle kaplıydı. Hırsız da uzandı ve Safir’in elini sıkarken gülümsemesini genişletti.

Bu sırada şahinin çığlığıyla Safir gözlerini kıstı ve endişeli bir şekilde gök yüzüne baktı. Sonra bir anda bakışları monkun yönüne döndü. Alexander yerinde yoktu ve rünlerin etrafında hafif şefaf bir ışık oluşmuştu. Kadın endişeyle gözlerini açıp, hırsıza baktı. Dudakları arasından kısık bir korkuyla çıkan tek kelime vardı;

  • Büyücü.

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s