All posts by Zumrut Tanrioven

Yazmak için bir milyon nedenim var! Kafamın içinde on binlerce baloncuk, pardon! dünya delirmiş gibi dönüp duruyor. Yazmazsam benimle beraber ölüp gidecekler ve ben bunu hiç mi hiç istemiyorum! 17 senedir yazıyorum, bu amaç uğruna harcamadığım gün, geçirmediğim saat kalmadı. Yıllarımız, defterlerimi, hard disklerimi uğruna feda ettiğim bu süreçte ciddi anlamda okunurluk için çabalamaya da devam edeceğim. Çünkü biliyorum, ben bu kadar yazabiliyorsam, içinde olmak isteyecek o kadar insan olacaktır. https://www.wattpad.com/user/ZmrtTanrven https://embed.wattpad.com/follow/Zumrut_Tanrioven?type=2

YENİ DÜNYA DÜZENİNDE MARKALAR NE KADAR POLİTİK OLMALI?  

 

Kriz yönetimi konusu PR var oldu olalı tartışılan bir konu.

Bu işi layığıyla yapmak için standart bir prosedür yok. Bilinmesi gereken tek şey, pratik olmak zorunluluğu.

Bu, koşulları ne kadar iyi gözlediğine, trendleri ne kadar yakından takip ettiğine ve insan psikolojisi konusunda ne derece gelişip gelişmediğine bakıyor.

Yeni dünya düzeni apolitik yetişen bir sürecin ardından, yeniden ideolojik boyutlara taşındığı için, artık ne yazık ki kriz yönetimi marka duruşunun, neye karşı olduğunu da önemsemeli.

En zenginler ve insanlık için farklılaşan konuların altında markalar da kendi duruşlarını sergiliyorlar.

Hatta öyle bir dünya düzeni içine giriş yaptık ki, yerini belirlemeyen markalar da eleştirilere maruz kalıyor. Bu kez de sadece para kazanmayı amaçlayan zavallılar olarak nitelendiriliyorsunuz. Düzen artık politik olmayı şart kıldı. Belki de dönem itibariyle her alanın bu derece politik düzen içine dâhil olduğu başka bir zaman olmadı. Bu çok fazla iletişime maruz kalmak anlamına gelmeye başladı.

Artık kutuplaşmalar dünyanın her yerinde çılgın bir noktaya doğru gidiyor. Güç kazananlarla, gücün altında kalanlar, doğru olan için savaşmaya devam ediyor. Savaşın tanımı değişti. Eskiden kılıçlarla sonrasında ateşli silahlarla, sonrasında tehditlerle yapılan savaşlar şu anda artık hak hukuk savaşına, belki de gelmiş geçmiş en adaletsiz mücadelelere dönüştü.

İşin siyasi boyutuna bakarsak; kriz yönetimi aslında artık güç ve hak arasındaki mükemmel dengeyi sağlayabilmekle mümkün. Markanızın duruşunu belli etmek zorunluluk olmasa bile, insanlara konuları umursamıyor etkisini bırakmamanız çok önemli. Yeni dünya düzeni, sizi insanlardan uzak bilmek istemez. Samimi görünmeyi önemser.

İnsanlar artık paranın ne kadar önemli olduğunun farkında, daha doğrusu kendisinin kalabalığa rağmen ne kadar fark yaratacağının farkında. Bunu düşünen milyonlar, bir anda dijital ortamda birlik olup yıllık cironuzu alaşağı edebilir bilinçte ve güçte.

Suya sabuna dokunmayayım felsefesi artık hiçbir yerde işe yaramıyor. Artık en büyük markaların bile o ya da bu sebeple içeriklerinin etkileri, sağlığa zararları ve en önemlisi dünya üzerindeki canlılara etkisi ortaya koyuluyor. Nutella, bunun en yakın örneklerinden biri. Yılların yıkılmayan devinin, birden patlayan palmiye yağı konusu sağlıktan çok ormanlara etkisinden dolayı tepki çekiyor. Aynı şekilde Starbucks da buna benzeyen bir karalanma sonucu, büyük marka olmanın, sallantıda olmadan yaşamaya devam edileceği anlamına gelmediğini kanıtladı.  Bunun için çok yakın zamanda kendi müşteri profilinin tepkisini çeken bir olay yakaladı. ‘Trump’ mülteciler ve Müslümanlar konusunda keskin bir karar açıkladı. Buna karşı çıkan milyonlarca insan, çoğu zaman elinde ya da evindeki çöp kutusunda Starbucks bardağı olan insanların oluşturduğu hassas kalabalığın yanında durmak için, üstelik de çok yakın zamanki karalamasını unutturacak harika bir projeyle geldi karşımıza. Starbucks 10 bin mülteciyi istihdam edeceği açıkladı. Bu, iyi kalplilikten öte; zekice bir hareketti.

Çağ, problemler çağı, yani dünyayı tüketen insanların ne yapacağına karar vereceği çağ olarak nitelendiriliyor.

Dünya ölüyor.

Peki biz bu konuda kriz yönetimini nasıl yapacağız?

Markalar bu süreci nasıl yönetecek?

Artık kazanmaktan fazlası, güç sahibi olanların güçlerini nasıl kullanacağı konusu önemli oluyor.

Markalar, dünyanın ölmesine karşı nasıl bir kriz yönetimi planladı? Ürünler artık büyük ve güçlü marka olmanın, her istediğini yapabileceği anlamına gelmediğinin farkında. Zaman ‘iyi’ olmak ya da ‘kötü’ olmak arasında seçim yapmak zorunda olduğumuz bir dönemi kapsıyor.

Kriz yönetimini de bu şekilde yapmak önem kazanıyor.

‘İyi’ miyiz? Yoksa ‘Kötü’ mü?

Advertisements

ÇÖL HIRSIZLARI – 10 ‘PARiS’

Tüm gürültü, yer altındaki küçük koridorda deprem etkisi yaratıyordu. Hırsız gözlerini kısık kısık açmaya başladığında tüm görünenler bulanık bir histen daha ileri gidememişti. Karşısında iki kişi vardı bunu gölgeler olarak görebiliyordu. Kim olduklarını anlamakta zorluk çekiyordu. Başı dönüyor, hoş hissettirmeyen bir sersemlik hissi yerden kalkmasını engelliyordu. Ancak bir süre sonra üzerine düşen toz parçalarıyla zihni de, görüşü de netleşmeye başlamıştı. Sütunlarla dolu bir yer altı tüneliydi burası. Tünele göre geniş ancak bir oda olamayacak kadar da şekilsizdi. Duvarlar yamuk çizgilerle sarmalamıştı etrafı. Sütunlar çoktu, bu yüzden içeri de birileri varsa bile hepsini görmek imkansızdı.

Hırsızın karşısındaki kişiler netleşmeye başladı.

Monk sırtını sütunlardan birine yaslamıştı. Safir ise göğsünde uyuyordu. Hırsızın gözleri kısıldı. Bu çok tatlı bir sahneydi ama aklındaki soru işaretleri farklıydı.

Alexander gözlerinin bütün parlaklığı ve inanılmaz güzel yüzüyle, hırsıza baktı. Gözlerini kıstığını gördüğünde gülümsemesi genişledi.

  • Bu durum aramızda kalsın olur mu? Çok kötü bir gün geçirdi, biraz destek gerekiyordu.
  • Anlamadım, Dedi hırsız yerinden yavaşça doğrulurken.
  • Yani sevgili hırsız, sevgilimin, korkutucu bir abisi var, Alexander insanda kocaman bir gülümseme isteği yaratan, kısa bir mimik yapmıştı. Konuşuyordu ancak parmakları dalgınlıkla, Safir’in saçlarını okşuyordu.
  • Ah, anladım, hırsız gülümsedi. – merak etme, sırrın benimle güvende. Yine de sizin nasıl, yani işte… o kısmı hala çözemedim.
  • Evet, yine sevişme konusu değil mi? Derken monk gülümsemesine devam etti. – Sevişmiyoruz. O kadar da hayati bir şey değil.

Kaşlarını kaldıran hırsız gülümsemesine hayranlığını kattı.

  • Gerçekten mi? Ben de aynı fikirde olabilsem keşke.
  • Eğer tanrılara yemin edip, benim gibi yetişseydin, sen de böyle düşünürdün. Görevimin en zorlanmadığım kısmı, o kısımdı. Nelere katlanmak zorunda olduğunu bilsen, bana hayran olurdun.
  • Evet öyleyim zaten. Bunu bilmeden de insanda böyle bir etki bırakıyorsun.

Monk gülümsedi, mütevazılıkle başını eğmişti. Hırsız, monkun hayranlık yaratan bir asilliği olduğunu düşündü. Amacı ve görevi çok netti. İyi bir çevre, aile diyebileceği kişilerle beraberdi. Üstelik sevişmiyor olmasını dert edinmeyen, iyi yürekli ve güzel bir kadına da sahipti. Güçlü, cesur ve zekiydi. Muhteşem bir fiziği, hayranlıkla oturup, günlerce sıkılmadan izleyebileceğiniz güzellikte yüzüyle, yaratılmış en güzel varlıklardan da biri olmalıydı. Ayrıca o kadar asil ve olgundu ki, ona sırtını dayamamak, ona güvenmemek imkânsız olmalıydı. Tanrılar tarafından kutsanmıştı ama zaten bunu hak eden biri varsa, kesinlikle oydu. Hırsız kendi kendine gülümserken, gürültülere doğru kafasını kaldırdı.

  • Yukarıda ne oluyor?
  • Beyazlardan biri yukarıda. Seni korumakla görevlendirildim, uyandığına göre birazdan ben de çıkmalıyım. Yardıma ihtiyaçları var.
  • Bizimkiler geldi mi?
  • Evet, hatta Kaşmir’in kollarında buraya kadar taşındın, herkes için yapmaz, seni sevmiş olmalı.
  • Aman ne güzel, bir suikastçı beni sevdi. Bir hırsızı yani.
  • Ne olduğun onun için önemli değil, seni ailesine dâhil ettiyse, canını senin için verebilir. Hepimiz için. Bunun değerini bilmelisin. Kaşmir özel bir adamdır.

Alexander, bunu büyük bir ciddiyetle söylemişti. Aslında ilk kez hırsızı alaycılığından hoşlanmadığını söylüyor gibiydi. Hırsız bir an utançla dudağını ısırdı. Haklı olabilirdi. Şimdiye kadar ondan yana kötü bir şeyle karşılaşmamıştı. Her zaman nazik ve kibardı. Üstelik en saçma şeyleri söylediğinde bile ortamda yokmuş gibi davranmak yerine ona cevap veriyordu. Bu tarafıyla bakınca işinin ne olduğuna ya da hangi loncaya üye olduğuna gereğinden fazla takılmış olduğunu kendisi de fark etmişti.

  • Özür dilerim, haklısın sanırım.

Monk gülümsedi. – özür dilemen için söylemiyorum ama Kaşmir’in değerini bilmeni isterim. Özel biridir. Sıradan bir öldürme makinası olarak bilinmek onu üzecek bir durumdur. Gerçekten çok değerlidir.

Hırsız yavaşça başını salladı ve kafasında onunla ilgili söylediklerini evirip çevirmeye başladı. Gerçekten öyle olmalıydı.

Sonra bir patlama sesiyle yerinden sıçradı. Deprem olmuşçasına, tavandan tabana toz kütleleri inmişti. Üzerindekileri silkelerken Safir de uyanmış, Alexander’ın yanağına bir öpücük kondurup, yüzünü ovuşturmuştu.

  • Hala bitmedi mi?
  • Hayır canım, hatta benim de çıkmam iyi olur. Beyazlardan biri ve büyücüler bizimkiler için bile çetin ceviz. Biraz tanrı yardımı iyi olacaktır, ne dersin?
  • Hayır demek istiyorum ama evet haklısın.

Toparlanan Safir, hırsıza gülümsedi. Yukarıda olup bitenler hepsi için korkutucuydu. Sadece değilmiş gibi yapmak daha kolaydı.

***

Şafak, etrafa ve havalanmış kara toz bulutuna baktı. Beyazlardan sadece biriydi bu. Bütün sokak karanlık tarafından yutulmuş gibi görünüyordu. Nerede olduklarını anlamakta zorlandığı büyücüler binaların içine saklanmışlardı. Sürekli saldırı geliyordu ancak nerede olduklarını keşfetmek için sahip oldukları en esnek güç olan şahinlerden yardım alabiliyorlardı. Çok hızlı yer değiştiriyorlardı.

Beyazlardan biri olan savaşçının adı Paris’di. kraliçeyle en çok dedikodusu çıkan süvarilerdendi. Sarayda herkesle ilgili dedikodular olurdu. Duvarların ardını hiç göremeyen ancak sürekli merak eden halk için bu alışkanlıktı. Ancak Paris konusu daha ciddi bir ateşti. Bu dedikoduların en önemli nedeni, kraliçenin, her tür işte ilk seçimini özellikle de suikastçılar konusunda uzmanlaşmış Paris yönünde yapmasıydı. Ellerinde çok fazla suikastçı kanı vardı. Onu binaların birinin içinde izleyen Kaşmir’in gözlerinin öfkeyle kısılmasının ilk nedeni de buydu.

Ellerini kaplayan yanık izleri nedeniyle her zaman eldivenleriyle dolaşan bir süvari elbette ki, beyaz prensten sonra herkesin en çok tanıdığı kişiydi. Ayrıntılı bilgiler olmasa da, dedikodular he zaman sokaklarda olurdu. Çok iyi bir epe ustası olduğunu dedikodusu ise kanıtlanmış bir konuydu. Büyücüler olmadan onunla baş başa kalabildiğiniz için seviniyorsanız, bir kere daha düşünmeniz gerekirdi. Paris bembeyaz parlayan atının üzerinde, atının adeta şeklindeki yürüyüşüyle sokağa girdiğinde, büyücüler çevreye fazlasıyla zarar vermişlerdi. O geldiğinde Şafak ağacın altında duruyordu. Önüne yavaş yavaş örülmeye başlayan aura sayesinde Alexander’ın dışarı çıkmış olduğunu anladı. ‘Tam zamanında’ diye geçirirken aklından, dudaklarında çok çok hafif bir gülümseme belirdi. Ekibine her zaman güveni tamdı.

Paris, atının dizginini hafifçe çekti.

Sokak sessizleşmiş, gelen süvariye saygı duruşuna geçmişti sanki. Herkes neredeydi, Şafak şuan dert etmemeye karar verdi. Şahinler onları kolluyor olmalıydı. Arkanızda bir gözünüz varsa sorun yaşama ihtimaliniz daha çok düşüyordu.

Beyazların üyesi kendini atından aşağı bıraktı. Üzerinde gümüş rengi üniforması, sağ kalçasından aşağı sarkan muhteşem kabzalı epesi ve yakut kırmızı parlayan eldivenleriyle, ünü gelmemiş olsaydı bile herkese, çekinilmesi gereken bir karakter olduğunu açıkça belli ediyordu. Paris, koyu kestane saçlarını arkaya atarken, saçları tel tel parmakları arasından kayıp gitti. Gözlerindeki karanlık, mavi gözlerinin ışığını söndürmüştü sanki. Sakalları muntazam ve düzgünce tıraş edilmişti. Hiçbir beyaz süvarinin sakalı olmazdı. Bu bir tarikat kuralıydı.

Paris birkaç adım yaklaşarak, Şafak’ın kendini rahatlıkla duyabileceği bir noktaya geldi.

  • Merhaba Paris… Şafak hafifçe başıyla selam vermişti.
  • Hakkında hoş olmayan dedikodular var. Şehirde seni görmeyeli uzun zaman olmuştu eski dostum.
  • Evet, sanırım göçebelikten sıkıldım.

Bu arada Şafak’ın önünde büyüyen ve onu tamamen saran aura görünmezliğini ilan etmişti. Süvari bunu hissediyorsa bile göremiyordu. Bunun için açısı da oldukça kötüydü. Görevini tamamlayan monk hafifçe geri adım atıp, şemsiyecinin kirişi altına girdi.

  • Kraliçe tedirgin. Biliyorsun korkmaktan hoşlanan biri olmadı hiçbir zaman.
  • Ama niyetim kötü değil, inan bana, sadece birkaç ay kalıp gideceğim.

Paris, kılıç kemerini düzeltirken pek de inanmamış bir ifadeyle gülümsedi. Önce gözlerini yere indirdi, sonra yeniden Şafak’a baktı.

  • Buna inanmayı çok isterdim eski dostum. Ancak görünen o ki yalnız değilsin. Üstelik büyücülerimden birini de öldürmüşsünüz. Büyücü öldürmek sana yasaktı en son hatırladığımda. Kimlerden yardım alıyorsun, söylemek ister misin? Benimle paylaşmanı çok isterdim.

Şafak omzuna asılı olan çantasına elini sokup, içinden bir tutam toz aldı. Bu toz efsuncular için özeldi. Şimdilik koruması vardı, ancak Paris bu aurayı çatlatabilecek güce ve büyücülere sahipti. Hazır olmak zorundaydı.

  • Büyücülerin, saldırganlar Paris. Soru sormuyorlar. Bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
  • Sanırım bu şehirde herkesin bir bahanesi var.

Paris epesini kınından çıkarttığında, hala o kadar öfkeli görünmüyordu. Ne yapacağını kestirmek çok zordu. Burada bir şeyler olacaktı. Onunla ve büyücülerle uzun süre savaşmak mümkün değildi, bu yüzden Alexander’a güvenip, kaçmak için bir yol bulacaklardı.

  • Ancak benim de bahanem var, kraliçemin emri, sağ kalmamanızdı. Üzgünüm.

Paris hızla epesini salladığında, Şafak’ın koruma aurasına çarpmış, bir anlık zaman kazanmasını sağlamıştı. Büyücülerden biri ortaya çıkıp, korumayı çatlattığında, o da hazırdı. Tozu dağıttı ve topraktan yükselen akrepler, Paris’in etrafını sardı. Onları epesiyle birkaç kısa hareketle paramparça eden Paris, Şafak’a yine de uzaklaşması için fırsat vermişti.

Şahinler çığlıklarla sokağın üzerinde dönmeye başlamışlardı. Bu, herkesi toparlanmaya çağırıyordu. Kaşmir lider olarak binalardan birinden atladığında, üzerinde kocaman lekeler halinde kan olmasına rağmen, kendinde görünüyordu. Onunla beraber bütün adamları toparlandı. Şafak yüksek sesle ‘Alexander, hadi!’ diye bağırırken, yeni bir tozu etrafa saçarak, bir grup akrebi daha konuk etti. Paris’in sabırsız öfkesi, çığlığıyla sokakta yankılandı. Yeniden dövüşüne başlayan süvariye büyücülerden biri de yardım etmeye başlamıştı.

Monk, şemsiyecinin tam önünde bir geçit açtı. Herkes hızla kendini oraya atmaya başlamıştı. Geçitle, sokaktan kayboluyorlardı. Monk herkesin girdiğinden emin olduğunda en son Tori ve Safir için biraz daha bekledi. Onlarla beraber geçit kapanmaya başlamıştı. Monk duasını bıraktığında, büyücülerden birinin sesi duyuldu. Bir yıldırımın geçitten içeri girdiğini gördüler ancak herkes artık içerideydi. Sokak tamamen arkalarında kaybolduğunda, sessizlik hakim oldu. Geçidin arka kısmında ise herkes kala kalmıştı.

Safir, dudaklarından akan kanla gözleri kapalı bir şekilde yerde yatıyordu.

 

 

ÇÖL HIRSIZLARI -9 ‘SAFiR’

 

Monk neredeyse hiç yorulmamış gibi görünüyordu. Hafifçe terlemişti ama bu, daha çok havanın neminden kaynaklanıyormuş görüntüsündeydi.

  • Bunu nasıl yaptın?
  • Neyi?
  • Bu kadar uzun yolu koşup, hiç terlememeyi.

Alexander sadece gülümsedi. Küçük bel çantasından tebeşir çıkarttı ve çatıda yerini aldı.

Ortada tilki şeklinde oyulmuş bir ağacın tam olarak göründüğü genişçe bir sokağa gelmişlerdi. Sokağın sadece bir girişi var gibi görünüyordu. Karanlıktı ve boydan boya yer altı mekânlarının giriş tabelalarıyla doluydu. Hepsinin aralarındaysa küçük bir şemsiye dükkânı vardı. Hırsız gözlerini iyice kıstı. Çölün ortasında güneşten korunmak için de şemsiye bolca kullanılırdı. Bu yüzden bu işte de ustalaşmış insanlar vardı. Ancak bu sokak, bunun için hiç uygun gözükmüyordu. Sormak istediği çok şey vardı. Yan gözle Alexander’a baktı. Sokağı inceliyordu. Ama bu sırada çatının sokağa bakan kısmına minik semboller çiziyordu. Anlamak güçtü. Neye benzediklerini bile göremiyordu hırsız. Yine de konsantrasyonunu bozmak istemedi, sustu.

  • Sokağın bir çıkışı daha var, dedi monk çizmeye devam ederken. Bunu söylerken anlamlı bir şekilde gülümsemişti. Sanki onun tedirginliğini anlamış gibiydi.
  • Şemsiyeci… diye tamamladı hırsız. Çatıdan biraz daha sarkarak sokağın tamamını incelerken, şemsiyecinin konumunu anlamaya çalıştı. Ancak uzun sürmeden monk onu belinden kavrayıp geri çekti. Sonra hızlıca bırakıp, sembollerine döndü.

Hırsız kaşlarını kaldırdı. Ama gülümsemesine engel olamamıştı. Gizlenmeleri gerekiyordu, haklıydı.

Monk tebeşiri yeniden çantasına koyduktan sonra gözlerini kapadı ve birkaç anlaşılmayan kelime fısıldadı; ‘Frrista…Uno…Letroççi’

Bütün semboller bir anda buz mavisi bir renk alarak parlamaya başlamışlardı. Çok göz alıcı değillerdi, yine de kesinlikle büyüleyici gözüküyorlardı. Hırsız, şaşkınlıkla gözlerini açtı. Böyle şeyler çölde olmazdı. Böyle şeylere hiç şahit olmamıştı. Okuduklarından bildikleri vardı, hiç görme şansı olmamıştı.

Alexander gülümsedikten sonra cevapladı sorulmayan soruyu, her zamanki gibi.

  • Büyücüler için. Şimdilik etrafta görünmüyorlar. Safir’e gidelim.
  • Şafak ve diğerlerine de haber vermek gerekecek, değil mi?
  • Onu ben hallettim. Şimdi, senden mavi bir şemsiye alıp, tilki ağacının altına gitmeni rica ediyorum. Benim sembollerimle kalmam lazım.

Hırsız bir süre monka baktı. Ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Oldukça ciddiydi.

Hızla kendini çatıdan aşağı bıraktı hırsız. Önce bir aşağı balkona indi, sonra ceketini düzeltip, balkon demirlerinden kendini dışarı itti. Bina üzerine asılı mekan tabelalarından birine dokunup aşağı bıraktı kendini. – Kafes. Diye okudu tabelayı. Birbirinin içine geçmiş, kutsanması gereken bir ahşap işçiliğiyle hazırlanmıştı. İç kısımlarında yeşil boyalar vardı, ancak genel olarak koyu ahşap rengini koruyordu. Gül ağacı olmalı diye geçirdi içinden. Sonra kendini toparladı ve şemsiyeciye doğru yürümeye başladı.

Sokak boştu. Muhtemelen yer altı mekanları geceleri işliyordu. Burayı daha önce hiç duymadığını fark etti. Daha önce hırsızlar dünyasında bile bunun konusu geçmemişti. Aslında bu yüzden, sokak daha da gizemli gelmeye başlamıştı. Burası gerçekten neresiydi? Kimler geliyordu? Mekanlar kimlere aitti ve neler yapılıyordu? Burası suç bölgesi miydi? Ne işe yaradığını anlamak için henüz erkendi, bu yüzden hırsız hafifçe şemsiye dükkânına doğru adımlarını hızlandırdı. Tepeden izleyen birinin olduğunu düşününce, yolun çok açıkta olduğunu hatırlamıştı.

Şemsiyeciye girdi hırsız.

Burası kocaman bir koridor gibiydi. Nerede çıkış olduğunu anlayamadan satıcı – evet? Dedi.

Şemsiyelerin arkasında onu göremiyordu ancak çok zaman kaybetmeden mavi bir şemsiyeyi eline alıp parasını uzattı. Adam parayı aldı, hiç konuşmadan şemsiyelerin ardında seçilemez halde kalmaya devam etti.

Hırsız kapıdan çıktığında bir şahin sesinin kulaklarını çınlattığını fark etti. Bu onda bir gülümseme ve hatta rahatlama hissettirmişti. Gelmiş olmalıydılar.

Tilki ağacının altına ilerlerken güneşin batmasına biraz daha zaman olduğu için mutluydu. Bu sokak hava karardığında neye dönüşüyordu, görmek istediğine emin değildi.  Dev kütüğü, dev bir tilki şeklinde oyulmuş olan ve neredeyse tüm sokağa gölgesini bahşedecek kadar büyük olan ağacın altına gitti. Muhteşem bir ağaçtı. Çölde bu kadar beslenmiş bir ağacı bulmak neredeyse imkânsızdı. Ama her noktada, her zaman, aynı iklim koşulları olmayabiliyordu. Ya da büyü bu işin asıl mimarı da olabilirdi. İşin, detayını bilmek için araştırmak gerekirdi.

Hırsızın, bunlara kafasını yormasını engelleyen şey karşıdan gelen kadındı. Bu kesinlikle Tori’nin kardeşi olabilir diye düşündü hırsız. Ona çok benziyordu. Aynı koyu renk tene, aynı güzellikte yüze ve aynı derecede koyu saçlara sahipti. Saçları parlak kıvırcıklar halinde beline kadar iniyorlardı. Yakınına gelip gülümsediğinde, Tori’den farklı olduğunu gördüğü tek şey, koyu lacivert gözleriydi. Kız bütün dişlerini göstererek gülümsedi. Çok zarifti ama aynı zamanda harika bir enerjisi vardı.

  • Şemsiyeyi ben alabilirim.

Hırsız dalgınlıkla şemsiyeyi ona uzattı.

  • Buraya gelebildğinize çok sevindim. Diğerleri içerde. Herkes nerede?
  • Alexander yukarıda ama diğerleri yoldadır. Gerçi az önce Şahin sesi duydum gelmişlerdir belki de.
  • Ah, o benim. Ama abimi görmese, geri dönemezdi, yaklaşmışlardır.

Sonra kadın, kıvırcık saçlarını bir seferde sağ tarafına geçirerek, çatıya kaldırdı gözlerini. Gülümsemesi genişledi. Gözlerindeki parlama o kadar büyüktü ki, hırsız bir an için kıskançlık hissiyle boğuştuğunu fark etti. Birini gördüğüne hiç bu kadar sevindiğini hatırlamıyordu ya da görüldüğünde, onun için bu kadar mutlu olan birine de hiç sahip olmamıştı.

  • Sembolleriyle mi? diye sordu hırsıza bakmadan. Ama sesi şefkatli çıkmıştı.
  • Evet, her ne işe yarıyorlarsa, hala tam olarak anlayamadım.
  • Sokağı tarıyorlar. Büyücülere karşı onu uyaracaklar. Bu arada kendimi tanıtmamıştım. Ben Safir.

Hırsız gülümsedi. Safir onun elini sıkmak için uzatmıştı, ellerinin üzeri birbirinden farklı sembollerden oluşan dövmelerle kaplıydı. Hırsız da uzandı ve Safir’in elini sıkarken gülümsemesini genişletti.

Bu sırada şahinin çığlığıyla Safir gözlerini kıstı ve endişeli bir şekilde gök yüzüne baktı. Sonra bir anda bakışları monkun yönüne döndü. Alexander yerinde yoktu ve rünlerin etrafında hafif şefaf bir ışık oluşmuştu. Kadın endişeyle gözlerini açıp, hırsıza baktı. Dudakları arasından kısık bir korkuyla çıkan tek kelime vardı;

  • Büyücü.

 

Çöl Hırsızları – 8 ‘Haber’  

 

Şehir iyiden iyiye kalabalık olmuştu.

Ekip, öğlenin gelişiyle birlikte, Alexander’ın her birine verdiği kolyeleri takmaya başlamıştı. Hava kararmadan sarayın yakınlarına gitmenin yolunu bulacaklardı. Hanın en üst katında yer alan 5 bölmeli ve bütün katı kaplayan odada, hırsızın henüz tanımadığı ekibin geri kalanından haber bekleniyor, plan tazeleniyor ve beyaz prense karşı durabilmek için yollar düşünülüyordu. 5 ana kişi olmak yeterliydi, ancak nedense diğer 5 kişi için endişe büyüktü. Tori, bir konuşma sırasında özetlerken geride kalanları ‘görünmez kahramanlar’ olarak isimlendirmişti. Bu, onların önemini hırsıza yeterince anlatmıştı.

Alexander’ın onlara verdiği kolyeyi incelerken, yatağın ucuna oturan hırsız, bu etrafında dönen seslerden uzaktı. Bu işte sadece ona verilen görevi gerçekleştireceği an için vardı. Sonra monkun sesiyle gözlerini yukarı kaldırdı.

  • O kolye seni uzun bir süre büyüden koruyacak. Beyaz prensin direkt büyüsüne maruz kalmadığın sürece de işe yarayacağına inanıyorum. Sadece çatlatmamaya çalış.
  • Madem öyle plastik kullansaydık.
  • Ah evet ben de bunu isterdim.

Alexander bunu parlak bir gülümsemeyle söylerken, hırsızın yanına oturdu. Güven verici ve çok sakin bir karakterdi. Her ne kadar gerçekten zararsız görünse de, hırsız onun da içinde bir karanlığı olduğuna nedense emindi. Bu ekipte bunun tersi bir durum ona gerçek dışı geliyordu.  Her şeye rağmen onun sevişemiyor olması hayal kırıklığıydı.

Hırsız, tüm karmaşadan ve karanlık gelecekten kendini soyutlamaya çalışarak monkun harika cildine dalmıştı ki, cama vuran bir gaga sesi onu yerinden hoplattı. Buna karşın ilk gülümseyen Kaşmir olmuştu. Sanki her seferinde neler düşündüğünü duyabiliyor gibiydi.

Tori, cama gelen şahin için hızlıca pencereyi açtı. Gergindi. Bu bir haber anlamına geliyordu. Kaşmir de az önceki gülümsemesine rağmen bir anda değişmiş, gerginlikle suratını buruşturmuştu. Kaşları çatılmış ve bir an kısa bir iç çekmişti. Konu muhtemelen geride kalanlardı. Şafak da bir anda ayaklanırken bunu onaylarcasına endişeliydi. Tori masaya yaslandı ve şahinin eline yerleşmesine izin verip, yavaşça başını okşadı. Şahinin başının arkasında mor tüyler vardı. Bu nasıl olabilirdi ki?

Tori, şahine yaklaştı ve neredeyse fısıltı denebilecek kadar kısık bir sesle hırsızın anlayamadığı bir dille konuştu. Şahin, Tori’nin gözlerine bakıyordu. Ne söylediğini anladığını o kadar belli ediyordu ki, hırsız aralarındaki iletişimi kıskandığını hissetti. Muhteşemdi.

Sonra şahin küçük ve kısa aralıklarla birkaç ses çıkardı. Bu arada Tori kaşlarını çatmıştı. Gözlerinden çıkan öfke neredeyse gerçek bir aleve dönüşecek kadar gerçekti. Birkaç saniye sonra şahini bırakmadan telaşla konuştu;

  • Safir ve iki suikastçı Tilki Bahçesi’ndeymiş. Atlılardan kurtulmayı başarmışlar ama çok uzun süre saklanabileceğini düşünmüyor. Onu almamızı istemiş.

Hırsız, bir an tüm suikastçıların şahinlerle konuşabilme ihtimalini düşündü. Not göndermeden nasıl haberleşiyorlardı ki? Bunu daha fazla düşünmesine engel olan Şafak’ın sesi oldu.

  • O zaman Alexander önden sen git. Büyücülerden birinin orada olup olmadığını söyle bize. Kolyelerimiz var ama yine de temkinli olmak gerekli. Hırsız biraz daha burada kalmak zorunda.
  • Hayır! Ben de geliyorum, nasıl yani?
  • Bunu yapmak işinin içinde yok. Bu özel bir durum.
  • Takım olduğumuzu sanıyordum. Tek çalışan birinin buna alışmış olması bile zordur, bence beni de kullanabilirsiniz.

Kaşmir’in ve Tori’nin gerginliği, hipnoz edici bir gülümsemeyle yeniden dağılmıştı. Sanki onunla gurur duyduğunu söylemek ister gibi kısa bir bakış atmıştı ikisi de, ancak yine de bu ifade o kadar kısa sürmüştü ki, hırsız emin olamamıştı. Şafak, hafifçe başını salladı.

  • Pekâlâ, bunu duymak güzel. O halde, sen de Alexander’la git. Eminim onunla ilerleyebilecek kadar hızlısındır. Biz biraz daha fark edilebilir kalıyoruz büyücüler için. İlgiyi çekmek istemeyiz.
  • Ah, konu yine benim boyumun kısa olmasına mı geliyor?

Odadakiler gülümsedi. En azından birkaç saniyeliğine endişeyi dağıtmayı başarmış olduğu için hırsız da iyi hissediyordu. Kapının arkasına asmış olduğu hançer kemerini aldı ve beline hızlıca bağladı.

  • Gidelim monk. Dedi kendinden emin ve korkusuzca.

Alexander ceketini giyinirken gülümsedi tüm güzelliğiyle. – Önden buyurun, hırsız. Dedi. Monk çıkarken odadakilere selam verdi ve kapının kapanışıyla, şahinin kanat çırpmaya başladığının habercisi çığlığı aynı anda duyuldu.

***

Handan dışarı çıkarken, güneşin hala tepede olmasından memnun ama yine de temkinli yürümeye başladı ikili. Bir süre sonra çatıları kullanmaları gerekecekti. Ancak şimdilik, şehrin merkezini geçerken bunu yapmamaya karar verdiler.

  • Söylesene Safir kim?
  • Tori’nin kız kardeşi. Diye doğal bir şekilde cevapladı monk. Bu sırada, hangi sokağa gireceğini seçmeye çalışıyor ancak hızlı adımlarla yürümeye de devam ediyordu.

Hırsızın gözleri o kadar büyük açılmıştı ki, yan gözle bunu gören monk gülümsemesini genişletti.

  • Biliyor musun, beni sürekli gülümsetiyorsun.
  • Bunu iyi anlamda mı algılamalıyım?
  • Evet kesinlikle. Dedi Alexander ve yeniden hafifçe gülümsedi. Sonra bir sokağa doğru emin adımlarla yönünü belirledi.

Hırsız, bir an için onun aslında gülmeye çok yatkın biri olduğunu düşündü. Çünkü kendisini öyle eğlenceli biri olarak görememişti hiçbir zaman.

Sonra yeniden Safir’i düşündü. Şahinin bu kadar net haber taşıması bu yüzden mümkün olmuştu demek ki. O da bu gene sahip olmalıydı.

  • O da mı şahinlerle anlaşıyor.
  • Evet loncadaki görevi bu, Tori gibi. İkisi de bizim için bulunmaz nimet. Üstelik Safir, Tori’ye göre çok daha konuşkandır, onu daha çok seversin. Derken Monk hafifçe göz kırptı.
  • Ah, hayır Tori’ye karşı hislerim çok olumlu. Ama nedense hiç ailesi olacağını düşünmemiştim.
  • Tek ailesi o. Yani dışarıya içki içmek için davet eden bir suikastçıyı darmadağın edene kadar dövmüşlüğü var, çok düşkündür. Safir, hepimizin kız kardeşi gibi, umarım her şey yolunda gider.

Alexander, son kısmı biraz daha hüzünlü söylemişti. Endişelendiğini belli etmemeye çalışıyordu ancak anlaşılan herkes atlıların ve beyaz prensin gücünden çekiniyordu. Bu, iyi bir şey diye geçirdi içinden hırsız. Bu, tedbirli olmayı sağlardı.

Monk hızla kendini bir balkona çekti ve birkaç adımda çatıya çıktı. Hırsız, onun bu kadar çevik olabileceğini düşünmediğini şaşkınlıkla fark etti. Belki bu yeteneğinin sebebi de, hırsızın var olduğunu düşündüğü içindeki karanlık kısımdı. Hırsız onun gözden kaybolmaya başladığını fark edince, kafasındakilerden kurtuldu ve aynı şekilde çatıya çıktı. Hırsız için bu şaşılacak bir şey değildi. O, çevikti. İşi, buydu. Sadece Safir’i kurtarabilecek kadar çevik olmayı umdu.

 

 

Disney ve Büyülü ‘Mutluluk’ Dünyası

 

Disney, yetişkinlerden sıkılmış bir yetişkinin, bu yetişkin kalabalıktan kaçma isteğiyle çıkmış ortaya.

Çoğu zaman, özelliklede gerçeğe gömülmek zorunda olan topraklarda kısırlaşan hayal gücünü canlandırmak için bile yeterince güçlü olabilmek için çabalamış.

Yani her şeyin başarılı olmasını sağlayan motivasyonlar var bunu biliyoruz.

Pazarlama ve reklam doğdu doğalı kafaları derinden kurcalayan en önemli sorulardan birisi de belki şu: Disney bunca nesile, hiç eski kalmadan nasıl sevdirdi kendini?

Disney bazıları için fazla ‘mutlu’.

Yine de tam olarak tüm gücünü de buradan alıyor. Yani ‘yeryüzündeki en mutlu yer’ olmasından. İnsanların kaçabileceği bir hayal dünyası oluşturmak için en bilinen hikayelerin yeniden yorumlanan sonlarından, en karanlık öykülerin, en renkli uygulamalarına kadar bir çok işin altına imzasını attı.

En önemli ve hiç değişmeye Disney stratejilerinden biri; müşterinin tam olarak beklentisinin ne olduğunu anlamaya çalışmak. Yaratılan bu hayal ve mutluluk dünyasının kendi içindeki kusursuz tutarlılığı, başka hiçbir markanın belki de devam ettirmeye gücünün yetmeyeceği kadar uzun nesillerdir devam ediyor. Kendini yenileyerek, müşteriyi her nesilde anlayarak, test ederek, beklentilerin karşılığını çözmeye çalışarak, misyonunu asla unutmayan bir markanın gücünü kaybetmesi oldukça zor.

Disney müşterilerine verdiği sözleri her zaman tutmasıyla bilinir. En hassas olduğu konu yarattığı beklentiye karşılık vermektir. Disney her zaman mutluluğu ve hayallerinizi devam ettirebilmenizi sağlamak için orada oluyor. Hiçbir zaman bir filmi izlediğinizde ya da eğlence parkına gittiğinizde bununla kalmamanızı sağlıyor. Yani evinize saldığınız bir oyuncak, kupa, anahtarlık, Disney’in her zaman sizin yanınızda olmasını sağlıyor. Disney’i tüketebilmeniz neredeyse imkansız.

Üstelik onun bir müşteri davranışlarını ve alışkanlıklarını sindirmiş usta bir sosyolog olduğunu da unutmamak gerek. Bunun çıktılarını hemen hemen her yerde görüyoruz. Başarısının en temel nedeni bu konuya verdiği önem.

Markanın en eskiye dayanan anlayışlarından birisi ‘kişiselleştirme’, yeni dünya düzeninin olmazsa olmazı olsa da, Disney bu bilgiye her zaman sahipti. Örneğin, otellerinde kalmayı deneyin. Göreceksiniz. Her oda ve aile için, rezervasyon detaylarını içeren kitaplar, kişiye özel olarak, hiç üşenilmeden hayal gücüyle üretiliyor.

Kendini sürekli hatırlatmak, bu kadar kalabalık arasında artık eskisi kadar kolay değil. Ama zaten buna kimin ihtiyacı var ki? Disney, mutlu olmak isteyen her insanın aklına gelmek için çabalıyor. Yani Disney ihtiyacınız olduğunu hissettiğiniz de her zaman zihninizdeki pencereyi açıyor. Bunun için daha fazlasına ihtiyaç olmuyor.

Hikaye ise bambaşka bir konu. Hiç bıkmadan, sıkılmadan ortaya çıkan hikayeler, bugünün kitaplarında kocaman başlıklarla yazan ‘pazarlamada hikayenin önemi’ konusunu önceden keşfetmiş olduğunu kanıtlıyor. Disney’in hiçbir ucunda, köşesinde hikayesi olmayan bir şeye rastlayamazsınız. Ne parklarda, ne otelde, ne müziklerde, ne filmlerde, ne de oyuncaklar da veya yemeklerinde.

disney-snowwhite-storybook-prop

Disney bir öykü cambazı.

Bu gücünü hiç kaybetmeden koruduğu içinde insanlarla iletişim kurması çok daha kolay oluyor. Hikayeler, müşteriyle göz göze gelmenizi sağlar. Disney, müşterisinin gözlerinin içine parlayan gözlerle bakıyor. Her sınıftan, her kesimden insan için bir dil biliyor.

Üstelik aslında bir çok konunun savunucusu, çığır açan bir politik.

Kadın karakterlerin lider olduğu, kadınların gücünü bağıran ilk ve en cesur markalardan biri olduğunu gözden kaçıranlar olabilir. En feminist dünyanın sahibi de olduğunu unutmamak gerekiyor. Mutlu olanlar kadınlar olduğu için, güçlü olanların da kadınlar olabildiğini savunan bir marka olduğu için. Hiçbir prenses kırılgan değildir, hiçbir kadın karakter kendi ayakları üzerinde durmaktan kaçınmaz. Prensler, çekindiği prenseslerle karşılaşırlar. Birlikte dünyayı kurtarırlar ve daha nicesi.

o-female-disney-characters-facebook

Elbette ki politik olduğu tek konu bu değil ancak değinilmesi gereken en önemli nokta; onun ideolojisinin temelini ‘insanlığın’ oluşturduğu.

Disney’in koca bir tez konusu olabilecek kadar ustaca yaptığı pazarlama kuralları var. Birkaç dönemlik ders veya ciltlik kitap olabilir. Yeryüzündeki en mutlu yer, her zaman yeni, merak edilesi, gülümsetici ve özel olmaya devam ediyor.

Onu görüp gülümsemediğiniz bir an olduğunu hiç hatırlıyor musunuz?

Mümkün değil.

Soğuk Yasaklar_Wattpad Kitabı

Fantastik Kurgu severler;

Wattpad uygulamasında bütün bölümlerini yayımladığım haliyle ‘Soğuk Yasaklar’ adındaki kitabı okuyabilisiniz.

https://www.wattpad.com/story/82546301-so%C4%9Fuk-yasaklar/parts

Arka Kapak Özeti;

Bir saray, iki prens ve bir kız kardeş. Sarayın savaşın kıyısında karar almaya zorlandığı bir dönemde, her biri başka karaktere sahip kardeşlerin ilginç hikayesi. Hem yasak olana karşı koyarken, hem de kendi iç dünyasında sıkışıp kalan bir prensin, izlemesi gereken yol ne olmalı? Çetin ceviz bir dünyada fazla bir seçenek olmasa da, krallığın, kararı onu bambaşka bir yola düşürecek.

 

Fiziksel Gerçeklik

harry-potter-diagon-alley-attraction-4

Harry Potter ile başlayan sihir dünyasının ziyarete açılan parklarını hiç duydunuz mu? Amerika’da ve Londra’da bunun için özel inşaatlar yapıldı.

Her sene milyonlarca insan, hayal ürünü olan bir sokağı, dükkânlar zincirini görmek için akın ediyor. Aslında var olamayan bir yeri ziyaret etmek için uçağa biniyor, ayaklanıyor, vizeyle uğraşıyor, otel parası verip, zamanını harcıyor.

Neden peki?

Çünkü fiziksel olarak orada bulunma ihtiyacı bağı kuvvetlendiriyor.

Bir marka için fiziksel varlığının sunumu iletişimdeki en önemli konudur.

Bunu inkâr etmek neredeyse imkânsız.

Olay şu, siz istediğiniz kadar muhteşem bir logo yaratın, kusursuz bir hikayeniz olsun, göz alıcı renkleriniz ve görselleriniz kaplasın her yeri; iletişim platformunda, yüz yüze geldiğinizde, bu süreci yönetemiyorsanız, marka olmanızın kimseye faydası yoktur. Marka olmanın asıl yolu, tüketiciyle yüz yüze gelindiğinde oluşturulan enerjidir.

Paşabahçe bu yüzden çok sevilir.

Kusursuz bir şekilde tasarlanmış ve tam bir müşteri dostu ortama sahiptir çünkü.

Her şey sizin içindir.

6-pasabahcestore

İçeriye girdiğinizde, dışarıda hava nasıl olursa olsun, ortalama bir sıcaklık, nefis bir havalandırma, ferah bir koku sizi karşılar. Arkanızdan kapı zarifçe kapandığında, onun dünyasındasınızdır artık. Kokuya burnunuz gitgide daha çok alışır ve ferahlık hissi sizin bıkmanıza izin vermeden, dükkânın her yerini dolaşmanızı sağlar.

Sonra ürünlerin sunum şekline farkında olmadan kapılırsınız. Aradığınızı bulmaktan vazgeçer, dikkatinizi dağıtan milyonlarca güzel eşyayı tek tek görmek istersiniz.

Bence işin en can alıcı noktalarından biri de neredeyse kadın hobisi olarak özdeşleşmiş bu dünyanın erkekleri de aynı şevkle içine çekebiliyor olması. Sadece kapıdan sokmakla kalmıyor, saatlerce orada kalmalarını da başarıyor. Bu, örnek alınması gereken, incelenmesi gereken bir konu. Zaten segmante etmenin karşısında duran yeni düzende bunu, fiziksel bir ortamla başarıyor olmak örnek bir davranıştır.

Yani her şey sanal gerçekliğe kayıyorsa da artık fiziksel gerçekliğin o kadar da önemli olmadığını düşünen markaların iki kere kendini sorgulaması gerekiyor.

Asıl konu kokunun pahalı bir yatırım olması olmamalı.

Kokunun ne kadar siz olduğu önemli olan başlık olmalı.

Bir marka kendine hep şunu sormalı ‘ müşterime ne kadar dokunabiliyorum? ‘