Category Archives: Uncategorized

YENİ DÜNYA DÜZENİNDE MARKALAR NE KADAR POLİTİK OLMALI?  

 

Kriz yönetimi konusu PR var oldu olalı tartışılan bir konu.

Bu işi layığıyla yapmak için standart bir prosedür yok. Bilinmesi gereken tek şey, pratik olmak zorunluluğu.

Bu, koşulları ne kadar iyi gözlediğine, trendleri ne kadar yakından takip ettiğine ve insan psikolojisi konusunda ne derece gelişip gelişmediğine bakıyor.

Yeni dünya düzeni apolitik yetişen bir sürecin ardından, yeniden ideolojik boyutlara taşındığı için, artık ne yazık ki kriz yönetimi marka duruşunun, neye karşı olduğunu da önemsemeli.

En zenginler ve insanlık için farklılaşan konuların altında markalar da kendi duruşlarını sergiliyorlar.

Hatta öyle bir dünya düzeni içine giriş yaptık ki, yerini belirlemeyen markalar da eleştirilere maruz kalıyor. Bu kez de sadece para kazanmayı amaçlayan zavallılar olarak nitelendiriliyorsunuz. Düzen artık politik olmayı şart kıldı. Belki de dönem itibariyle her alanın bu derece politik düzen içine dâhil olduğu başka bir zaman olmadı. Bu çok fazla iletişime maruz kalmak anlamına gelmeye başladı.

Artık kutuplaşmalar dünyanın her yerinde çılgın bir noktaya doğru gidiyor. Güç kazananlarla, gücün altında kalanlar, doğru olan için savaşmaya devam ediyor. Savaşın tanımı değişti. Eskiden kılıçlarla sonrasında ateşli silahlarla, sonrasında tehditlerle yapılan savaşlar şu anda artık hak hukuk savaşına, belki de gelmiş geçmiş en adaletsiz mücadelelere dönüştü.

İşin siyasi boyutuna bakarsak; kriz yönetimi aslında artık güç ve hak arasındaki mükemmel dengeyi sağlayabilmekle mümkün. Markanızın duruşunu belli etmek zorunluluk olmasa bile, insanlara konuları umursamıyor etkisini bırakmamanız çok önemli. Yeni dünya düzeni, sizi insanlardan uzak bilmek istemez. Samimi görünmeyi önemser.

İnsanlar artık paranın ne kadar önemli olduğunun farkında, daha doğrusu kendisinin kalabalığa rağmen ne kadar fark yaratacağının farkında. Bunu düşünen milyonlar, bir anda dijital ortamda birlik olup yıllık cironuzu alaşağı edebilir bilinçte ve güçte.

Suya sabuna dokunmayayım felsefesi artık hiçbir yerde işe yaramıyor. Artık en büyük markaların bile o ya da bu sebeple içeriklerinin etkileri, sağlığa zararları ve en önemlisi dünya üzerindeki canlılara etkisi ortaya koyuluyor. Nutella, bunun en yakın örneklerinden biri. Yılların yıkılmayan devinin, birden patlayan palmiye yağı konusu sağlıktan çok ormanlara etkisinden dolayı tepki çekiyor. Aynı şekilde Starbucks da buna benzeyen bir karalanma sonucu, büyük marka olmanın, sallantıda olmadan yaşamaya devam edileceği anlamına gelmediğini kanıtladı.  Bunun için çok yakın zamanda kendi müşteri profilinin tepkisini çeken bir olay yakaladı. ‘Trump’ mülteciler ve Müslümanlar konusunda keskin bir karar açıkladı. Buna karşı çıkan milyonlarca insan, çoğu zaman elinde ya da evindeki çöp kutusunda Starbucks bardağı olan insanların oluşturduğu hassas kalabalığın yanında durmak için, üstelik de çok yakın zamanki karalamasını unutturacak harika bir projeyle geldi karşımıza. Starbucks 10 bin mülteciyi istihdam edeceği açıkladı. Bu, iyi kalplilikten öte; zekice bir hareketti.

Çağ, problemler çağı, yani dünyayı tüketen insanların ne yapacağına karar vereceği çağ olarak nitelendiriliyor.

Dünya ölüyor.

Peki biz bu konuda kriz yönetimini nasıl yapacağız?

Markalar bu süreci nasıl yönetecek?

Artık kazanmaktan fazlası, güç sahibi olanların güçlerini nasıl kullanacağı konusu önemli oluyor.

Markalar, dünyanın ölmesine karşı nasıl bir kriz yönetimi planladı? Ürünler artık büyük ve güçlü marka olmanın, her istediğini yapabileceği anlamına gelmediğinin farkında. Zaman ‘iyi’ olmak ya da ‘kötü’ olmak arasında seçim yapmak zorunda olduğumuz bir dönemi kapsıyor.

Kriz yönetimini de bu şekilde yapmak önem kazanıyor.

‘İyi’ miyiz? Yoksa ‘Kötü’ mü?

Advertisements

Çöl Hırsızları – 8 ‘Haber’  

 

Şehir iyiden iyiye kalabalık olmuştu.

Ekip, öğlenin gelişiyle birlikte, Alexander’ın her birine verdiği kolyeleri takmaya başlamıştı. Hava kararmadan sarayın yakınlarına gitmenin yolunu bulacaklardı. Hanın en üst katında yer alan 5 bölmeli ve bütün katı kaplayan odada, hırsızın henüz tanımadığı ekibin geri kalanından haber bekleniyor, plan tazeleniyor ve beyaz prense karşı durabilmek için yollar düşünülüyordu. 5 ana kişi olmak yeterliydi, ancak nedense diğer 5 kişi için endişe büyüktü. Tori, bir konuşma sırasında özetlerken geride kalanları ‘görünmez kahramanlar’ olarak isimlendirmişti. Bu, onların önemini hırsıza yeterince anlatmıştı.

Alexander’ın onlara verdiği kolyeyi incelerken, yatağın ucuna oturan hırsız, bu etrafında dönen seslerden uzaktı. Bu işte sadece ona verilen görevi gerçekleştireceği an için vardı. Sonra monkun sesiyle gözlerini yukarı kaldırdı.

  • O kolye seni uzun bir süre büyüden koruyacak. Beyaz prensin direkt büyüsüne maruz kalmadığın sürece de işe yarayacağına inanıyorum. Sadece çatlatmamaya çalış.
  • Madem öyle plastik kullansaydık.
  • Ah evet ben de bunu isterdim.

Alexander bunu parlak bir gülümsemeyle söylerken, hırsızın yanına oturdu. Güven verici ve çok sakin bir karakterdi. Her ne kadar gerçekten zararsız görünse de, hırsız onun da içinde bir karanlığı olduğuna nedense emindi. Bu ekipte bunun tersi bir durum ona gerçek dışı geliyordu.  Her şeye rağmen onun sevişemiyor olması hayal kırıklığıydı.

Hırsız, tüm karmaşadan ve karanlık gelecekten kendini soyutlamaya çalışarak monkun harika cildine dalmıştı ki, cama vuran bir gaga sesi onu yerinden hoplattı. Buna karşın ilk gülümseyen Kaşmir olmuştu. Sanki her seferinde neler düşündüğünü duyabiliyor gibiydi.

Tori, cama gelen şahin için hızlıca pencereyi açtı. Gergindi. Bu bir haber anlamına geliyordu. Kaşmir de az önceki gülümsemesine rağmen bir anda değişmiş, gerginlikle suratını buruşturmuştu. Kaşları çatılmış ve bir an kısa bir iç çekmişti. Konu muhtemelen geride kalanlardı. Şafak da bir anda ayaklanırken bunu onaylarcasına endişeliydi. Tori masaya yaslandı ve şahinin eline yerleşmesine izin verip, yavaşça başını okşadı. Şahinin başının arkasında mor tüyler vardı. Bu nasıl olabilirdi ki?

Tori, şahine yaklaştı ve neredeyse fısıltı denebilecek kadar kısık bir sesle hırsızın anlayamadığı bir dille konuştu. Şahin, Tori’nin gözlerine bakıyordu. Ne söylediğini anladığını o kadar belli ediyordu ki, hırsız aralarındaki iletişimi kıskandığını hissetti. Muhteşemdi.

Sonra şahin küçük ve kısa aralıklarla birkaç ses çıkardı. Bu arada Tori kaşlarını çatmıştı. Gözlerinden çıkan öfke neredeyse gerçek bir aleve dönüşecek kadar gerçekti. Birkaç saniye sonra şahini bırakmadan telaşla konuştu;

  • Safir ve iki suikastçı Tilki Bahçesi’ndeymiş. Atlılardan kurtulmayı başarmışlar ama çok uzun süre saklanabileceğini düşünmüyor. Onu almamızı istemiş.

Hırsız, bir an tüm suikastçıların şahinlerle konuşabilme ihtimalini düşündü. Not göndermeden nasıl haberleşiyorlardı ki? Bunu daha fazla düşünmesine engel olan Şafak’ın sesi oldu.

  • O zaman Alexander önden sen git. Büyücülerden birinin orada olup olmadığını söyle bize. Kolyelerimiz var ama yine de temkinli olmak gerekli. Hırsız biraz daha burada kalmak zorunda.
  • Hayır! Ben de geliyorum, nasıl yani?
  • Bunu yapmak işinin içinde yok. Bu özel bir durum.
  • Takım olduğumuzu sanıyordum. Tek çalışan birinin buna alışmış olması bile zordur, bence beni de kullanabilirsiniz.

Kaşmir’in ve Tori’nin gerginliği, hipnoz edici bir gülümsemeyle yeniden dağılmıştı. Sanki onunla gurur duyduğunu söylemek ister gibi kısa bir bakış atmıştı ikisi de, ancak yine de bu ifade o kadar kısa sürmüştü ki, hırsız emin olamamıştı. Şafak, hafifçe başını salladı.

  • Pekâlâ, bunu duymak güzel. O halde, sen de Alexander’la git. Eminim onunla ilerleyebilecek kadar hızlısındır. Biz biraz daha fark edilebilir kalıyoruz büyücüler için. İlgiyi çekmek istemeyiz.
  • Ah, konu yine benim boyumun kısa olmasına mı geliyor?

Odadakiler gülümsedi. En azından birkaç saniyeliğine endişeyi dağıtmayı başarmış olduğu için hırsız da iyi hissediyordu. Kapının arkasına asmış olduğu hançer kemerini aldı ve beline hızlıca bağladı.

  • Gidelim monk. Dedi kendinden emin ve korkusuzca.

Alexander ceketini giyinirken gülümsedi tüm güzelliğiyle. – Önden buyurun, hırsız. Dedi. Monk çıkarken odadakilere selam verdi ve kapının kapanışıyla, şahinin kanat çırpmaya başladığının habercisi çığlığı aynı anda duyuldu.

***

Handan dışarı çıkarken, güneşin hala tepede olmasından memnun ama yine de temkinli yürümeye başladı ikili. Bir süre sonra çatıları kullanmaları gerekecekti. Ancak şimdilik, şehrin merkezini geçerken bunu yapmamaya karar verdiler.

  • Söylesene Safir kim?
  • Tori’nin kız kardeşi. Diye doğal bir şekilde cevapladı monk. Bu sırada, hangi sokağa gireceğini seçmeye çalışıyor ancak hızlı adımlarla yürümeye de devam ediyordu.

Hırsızın gözleri o kadar büyük açılmıştı ki, yan gözle bunu gören monk gülümsemesini genişletti.

  • Biliyor musun, beni sürekli gülümsetiyorsun.
  • Bunu iyi anlamda mı algılamalıyım?
  • Evet kesinlikle. Dedi Alexander ve yeniden hafifçe gülümsedi. Sonra bir sokağa doğru emin adımlarla yönünü belirledi.

Hırsız, bir an için onun aslında gülmeye çok yatkın biri olduğunu düşündü. Çünkü kendisini öyle eğlenceli biri olarak görememişti hiçbir zaman.

Sonra yeniden Safir’i düşündü. Şahinin bu kadar net haber taşıması bu yüzden mümkün olmuştu demek ki. O da bu gene sahip olmalıydı.

  • O da mı şahinlerle anlaşıyor.
  • Evet loncadaki görevi bu, Tori gibi. İkisi de bizim için bulunmaz nimet. Üstelik Safir, Tori’ye göre çok daha konuşkandır, onu daha çok seversin. Derken Monk hafifçe göz kırptı.
  • Ah, hayır Tori’ye karşı hislerim çok olumlu. Ama nedense hiç ailesi olacağını düşünmemiştim.
  • Tek ailesi o. Yani dışarıya içki içmek için davet eden bir suikastçıyı darmadağın edene kadar dövmüşlüğü var, çok düşkündür. Safir, hepimizin kız kardeşi gibi, umarım her şey yolunda gider.

Alexander, son kısmı biraz daha hüzünlü söylemişti. Endişelendiğini belli etmemeye çalışıyordu ancak anlaşılan herkes atlıların ve beyaz prensin gücünden çekiniyordu. Bu, iyi bir şey diye geçirdi içinden hırsız. Bu, tedbirli olmayı sağlardı.

Monk hızla kendini bir balkona çekti ve birkaç adımda çatıya çıktı. Hırsız, onun bu kadar çevik olabileceğini düşünmediğini şaşkınlıkla fark etti. Belki bu yeteneğinin sebebi de, hırsızın var olduğunu düşündüğü içindeki karanlık kısımdı. Hırsız onun gözden kaybolmaya başladığını fark edince, kafasındakilerden kurtuldu ve aynı şekilde çatıya çıktı. Hırsız için bu şaşılacak bir şey değildi. O, çevikti. İşi, buydu. Sadece Safir’i kurtarabilecek kadar çevik olmayı umdu.

 

 

Soğuk Yasaklar_Wattpad Kitabı

Fantastik Kurgu severler;

Wattpad uygulamasında bütün bölümlerini yayımladığım haliyle ‘Soğuk Yasaklar’ adındaki kitabı okuyabilisiniz.

https://www.wattpad.com/story/82546301-so%C4%9Fuk-yasaklar/parts

Arka Kapak Özeti;

Bir saray, iki prens ve bir kız kardeş. Sarayın savaşın kıyısında karar almaya zorlandığı bir dönemde, her biri başka karaktere sahip kardeşlerin ilginç hikayesi. Hem yasak olana karşı koyarken, hem de kendi iç dünyasında sıkışıp kalan bir prensin, izlemesi gereken yol ne olmalı? Çetin ceviz bir dünyada fazla bir seçenek olmasa da, krallığın, kararı onu bambaşka bir yola düşürecek.

 

Balkabağı

Korkmayı sever misiniz?

Sizi rahatlatacak daha az teknoloji varken yaşıyor olsaydınız cevabınız muhtemelen ‘asla’ olurdu.

Ancak artık güvenlik kameralarından, kilitlerimize, elektrik ve aydınlıktan, silahlarımıza kadar her şeyi güvendeymiş hissi ile sahiplendiğimizden cevabımız ‘hem de nasıl’ a döndü.

Korku filmlerinin artık en çok tüketilen film türlerinden biri olmasının sebebi de bu.

Kimsenin artık tek başına ormanda ve karanlıkta yalnız başına, telefonsuz kalacağını düşünmüyor olması. Bilinçaltındaki bu ‘güvendeyim’ hissiyatı korkunun sevilen bir his olmasına neden oldu zamanla.

Eskiye göre daha güçlü olduğumuzdan değildi yani.

Korku denilince akıllar hemen ‘cadılar bayramına’ bir de onun marka rengi olmayı başarmış turuncuya gidiyor. Yeryüzünde bu derece başarılı markalaştırılmış başka bir şey daha bulmak zor. Üstelik de devasa bir kabileyi hareket ettiriyor olması da cabası. O nereye istiyorsa, oraya tüketicilerini çekiyor.

Cadılar bayramı,  en kötü ruhları korkutmak için daha korkunç olmayı gerektirir. Asıl anlamı budur. 31 ekim kötü ruhların yeryüzünde dolaşmalarını engellemek için var olmuştur. Bazı efsaneler de bu bayramı, 31 ekimden sonra ölen ruhların yeniden gelip bir beden aradıklarını, insanların da kendilerini seçmemeleri için daha da korkunç evlerde kalıyor oldukları illüzyonunu yaratma ihtiyacı duydukları olarak da tanımlar.

Günümüzde sistemin çarklarından biri haline gelse de; birliktelik hissi nedeniyle sevilen ve eğlenilen bir kutlama olarak ününü korumaktadır. Eskiden sadece Amerika daha sonra batı ve son zamanlarda da Türkiye’ye kadar inmiş bu kutlama gününün yeri sevgililer günü gibi ticarette de yeri büyüktür.

Bu günde birçok marka da kendini hatırlatmakta istikrarlıdır. Bu anlamda aslında günün atmosferi itibariyle tüketicinin, bu yaratıcılığa tam da açık olduğu bir zamandır. Algıları tertemizdir ve bu zekice üretilen işleri bekler.

Bunu her sene devam ettiren ve her sene düzenli bir yaratıcılıkla işler çıkartan markalardan biri de Burger King;

Yakın zamanda açılacak yeni bir store için Burger King üzerine giydirilmiş koca bir hayalet örtüyle bekliyor müşterileri için açılmayı. Ancak asıl kısmı bu değil elbette, bu hareketi zekice ve muzur kılan bu hayaletin McDonald’s ismi taşıması. Burger King herkese sadece korkunç bir şaka yaptığını göstermeye çalışıyor.

bk-halloween-3.jpg

Bu çalışma gibi daha onlarca işi yuvasında barındıran, geçen sene de siyah özel cadılar bayramı ekmekli burgerlarıyla çıkan marka, bu gün, tüketiciyi yakalama konusunda çoğu kişiye ders veren bir yaratıcılığa sahip. Ama en önemli başarı zamanlama da.

İsterseniz bal kabağına dönüşün, isterseniz hayalete; bugünü değerlendirmek için cesur olan global dünya herkese işlerin artık yerel olamayacağını kanıtlıyor. Küresel dünyanın kurallarına ayak uyduramamak, sınırlarınızın içine sıkışmak ile aynı anlama geliyor. Global kuralları kavramak ise, müşteri skalanızı genişletmek, artık alışkanlıkları şiddetli bir şekilde değişen tüketiciyi fark etmekten geçiyor. Bu, aynı zamanda segmentasyon mantığınızı da yenilemeniz, rotasyona sokmanız gerektiğini de şart koşuyor.

Herkese en korkunç cadılar bayramı dileklerimle….

 

 

Çöl Hırsızları – 7

 

4 duvarın arasına hapsolmuş bir şekilde ne olacak korkusuyla beklemekten çok daha iyiydi dışarıda olmak. Her ne kadar daha riskli olsa da, bu işin olup bitmesini sağlamanın tek yolu buydu. Hırsız, hayatının en zor işlerinden birine dahil olduğunu biliyordu. Üstelik anlayamadığı çok fazla şey vardı. Tanımadığı bir sürü etken, kafasında sınırlarını aşamadığı çok iş dönüp duruyordu.

Küçük bir sokağın köşesinde, yine sokağa uygun minnacık bir mekanda kahvaltı ediyorlardı. Şafak, sabahın bu aydınlık zamanını süvarilerce uygun bir zaman dilimi olarak görmüyordu. Onlar için, dinlenme zamanıydı. Aydınlıkta olmak artık tehlikeli değildi. Şu anda bir grup arkadaş olarak, birer kahve içmek için buraya geldikleri hissini veriyorlardı. Bu kalabalık hırsıza Şafak’ın aksine tehlikeli geliyor olsa da, hırsızın hoşuna gidiyordu. Tehlike içinde kendini güvende hissediyordu. Çözümleyemediği bir bağlılık oluşmuştu sanki. Elbette onlara o kadar da güvenmiyordu. Ancak kazık yiyene kadar onların arkasını kollardı.

Hırsız, İçeri jilet kadar muntazam, bordo bir ceket ve pantolonla giriş yapan, neredeyse 1.90 boyunda bakılası bir bedene sahip olan adamın dikkatini çekmesine izin vermemek için durgunlaşmıştı. Ancak çok kısa zamanda masanın etrafına yayılmış 3 boş tabureden birine oturduğunda, hırsız da şaşkınlıkla soluğunu tutmak zorunda kaldı. Onu tanımıyordu. Ancak neredeyse tanrının çizdiği en güzel yüzlerden birini taşıdığına emindi. Geniş çerçeveli gözleri, sütlü çikolata renginde parlıyordu. Üzerinde kendini bonkörce sergileyen kaşları, muntazam ancak ince olmadığı için çok erkeksiydi. Yüzü çenesine doğru hafifçe sivrileşiyor ve kirli sakallarının koyu kestane renginin arasında kızıl kıl uçları yansıma yapıyordu. Saçları oldukça sık bir şekilde muntazam kafasını kaplıyordu, özenle taranmışlardı, ancak yine de dalgalı saçları inatçı birkaç telle hareketli görünüyordu. Kömür kadar siyah saç telleri diye geçirdi içinden hırsız. Hayran kaldığını saklama zahmetine girmemeye karar vermişti son anda.

Masaya oturan adam önce, ancak bir meleğin sahip olabileceği etkileyicilikte hırsıza hafifçe başıyla selam verdi. Masadaki tek kadın olduğunu hatırlayan hırsız, onun sıcacık gülümsemesine karşılık istem dışı gülümsedi. Ama masada dizili diğer erkeklerin, hırsızın bu elini ayağına dolaştıran enerjiyi fark edebildiğinden emin değildi. Yine de hepsinin de bir an için sırıttığını gördüğüne yemin edebilirdi.

Şafak masada ilk konuşan oldu. Hırsızın kendine gelmesini sağlamıştı. En yüksek kulesinden atladığı bir şatodan, hızlıca yere düşmeye başlamış gibi hissediyordu. Hayal sona ermişti.

  • Tam zamanında Alexander.
  • Her zaman patron. Herkesi iyi görmek güzel. Biraz endişelenmiştim.

Hırsız koyu bir aksana sahip olan adamın ismini geçiriyordu aklından ‘Alexander’. Kim olduğunu hala bilmiyordu ancak kimseden etkilenemeyeceğini düşündüğü anların yanından hızlıca uçup gittiğini hissediyordu. Parmaklarının uçlarına kadar yayılan karıncalanma hissi, onun kalbini ağrıtmıştı. ‘Çok güzel bir adam’ diye geçirdi içinden.

  • Çok saçma. Dedi yüksek sesle söylediğini fark etmeden. Gözlerini zemine dikmişti. Düşünmek çok yavaş geçen bir eylem gibi hissediyordu. Saymak zorunda olduğu günleri olan bir mahkûmunki kadar yavaş geçiyordu.

Juno o ışıldayan gülümsemelerinden birini sunarken, muzur bir sesle konuşmayı tercih etmişti.

  • Evet biraz saçmadır. Üzerine atlamak isteği uyandırıyor değil mi?
  • Şey…

Hırsız dalgınlıkla cevap verdiğini ve kimin, ona ne sorduğunu anladığında gözlerini kocaman açıp, başını kaldırdı. Bu kez şapşal gibi görünebilecek kadar yüksek sesle konuşmuştu.  Herkesin bir iki kez karizmasını kaybettiği anlar olurdu hayatta.

  • Nasıl yani?
  • Alexander, bahsettiğim monkumuz. Dedi Şafak ikisi arasındaki konuşmaya izin vermeden.

Bu hareket, hırsızın daha zor bir duruma düşmesini engellemişti.  Zamanlama çok başarılıydı.

  • Monk mu? Hırsızın gözleri daha da kocamandı artık.

Alexander’ın genişleyen gülümsemesine karşılık kamaşan gözleri onunla buluştu. Aslında bu bakış içerisinde büyük bir şaşkınlık ve anlamaya çalışma ihtiyacı vardı. Monk gülümsemesinin en ışıltılı haliyle cevap verdi.

  • Yani sevişemiyorum, üzgünüm. Dudağıyla yaptığı hipnoz edici mimik karşısında, hırsız onun ne dediğini neredeyse anlamamıştı. Ancak masadakilerin kahkahası onu ayılttı. Kahkaha seremonisi ardında anlamlanan kelimeler gözlerini monk’dan kaçırıp, önündeki peyniri yemesine neden oldu.
  • Sana yanlış bir kariyer seçmiş olduğunu söylemekten hiç sıkılmayacağım. Juno’nun yorumu masadaki diğerleriyle beraber bu kez Şafak’ın da gülümsemesini sağlamıştı.
  • Ah, evet arkadaşım, evet kesinlikle bu hiç doğru bir kariyer olmadı.

Alexander’ın içten ve sıcak gülümsemesi yine de hırsızın üzerindeydi. Aptal gibi hissetmesini engellemeye çalışıyordu sanki. Hırsız, hafifçe gülümsedi ancak konudan uzak kalabilmek için peynirlerine geri döndü.

Bir süre masadaki herkes aynı şeyi yapmıştı. Alexander’in gelişiyle birlikte kahvaltı daha ilginç bir hal almıştı. Herkes acıkmış, sessizlik, birkaç dakika sonra gelecek olan aşırı ciddi ve basık havaya hazırlık tadındaydı. Keyifli kalmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ama bildikleri tek şey, ileriki günlerde bu anın kolay kolay gelmeyeceğiydi.

Hırsız peynirini yutmadan önce düşünüyordu. Bir monklarının olması harikaydı ama bazen beyaz prensi, yapabileceklerini düşündükçe kimsenin onları kolay kolay kurtaramayacağını hissediyordu. İçindeki korku parçacıkları hareketlenmişti. Başını sarayın yönüne doğru çevirdi. Şu anda göremiyordu ama duvarların kudretini her bir parçasıyla hissediyordu.

 

 

 

ÇÖL HIRSIZLARI -6

 

Uyuya kaldığını biliyordu. Hırsız, üzerini örten kimdi göremedi, yine de hayal meyal gördüğü siluetin Tori’ye benzediğini düşündü. Çekingen ve soğuktu ama yumuşak kalpli olduğuna da emindi. Nedense onda böyle bir etki bırakmıştı. Bakışlarının sıcak olduğunu düşündü. Üstelik çok etkileyici bir gücü vardı. Şahinler kaç kişi için uçardı ki?

Kapı hızla vurulduğunda önce inat etti uyanmamak için. Ancak bu ses biraz daha yüksek hale gelince, duymazlıktan gelmek çok daha zordu. Bu yüzden kendini sakinleştiremeden fırladı ayağa. Şafak içeri girmişti. Ter içindeydi ve çantasını fırlatır fırlatmaz, cama koşmuştu. Herkes tedirgin bir şekilde ayağa kalkmıştı. Onu izlemek ve sessizce kuğu kadar akıcı hareket etmesini izlemek güzeldi yine de onun kadar heybetli bir adamın endişelenmiş olması, tedirgin edici oluyordu. Üstelik şimdiye kadarki tüm süreçlerde aralarında en sakin ve kendine güveni en çok olan oydu. Şimdi de bir şeyden korkuyor gibi değil daha çok anlamaya çalışıyor gibiydi.

  • Şehri süvariler dolaşıyor.
  • Genelde bu hep olur. Dedi sakince hırsız. Aralarında ilk yorum yapan yine kendisi olmuştu. Bu tez canlılığından nefret ediyordu.
  • Onlar değil. Beyazlar dolaşıyor.

Hırsız gözlerini kocaman açtı. Kaşmir ‘ah harika’ derken kendini sandalyeye bırakmıştı. Tori tepki vermedi, ancak düşüncelere daldığı kesindi. Beyazlar 10 kişilerdi. Özel bir ekipti. Onlarla karşılaşmayı kimse istemezdi. Üstelik şehir halkı da Beyazlar ortada dolaştığında, işlerin yolunda gitmediğini bilirdi. Hırsız, onlarla ilgili duyduğu hikayeleri düşündü. Büyücüler tarafından korunuyorlardı ancak güçlerinin benzeri olmadığından da bahsediliyordu. Sadece birinin yok ettiği ordulardan bahsedildiği olurdu şehirde. Komutanları Kans. Beyaz prens deniyordu ona. Hırsız nedenini hiç bilememişti, onu hiç görme talihsizliği olmamıştı. Fakat artık o şerefe de nail olacak kadar bela bir işe bulaşmış olduğunu anlamıştı.

Sarayın çok geniş bir şehir istihbaratı vardı. Hiç tahmin edilemeyen kişiler, farkına bile varmadan, sizin bütün aile ağacınızı öğrenebilirdi. Çok yetenekli istihbaratçıları saray için durmadan bilgi taşırdı. Onların bu takdire şayan yetenekleri ödeme olarak da elbette ki bol keseden karşılığını görürdü. Saray için bilgi değerliydi. Hem de çok.

  • Şahinler ne zaman gelir Tori?
  • Yarım günden fazla oldu, 1-2 saate gelmiş olurlar.
  • Şehirde dolaşmanız sorun olacak gibi gözüküyor, her kimden bilgi gittiyse, artık neye benzediğinizi de biliyor olabilirler. Kaşmir, ekibi, hepsini buraya çağır olur mu? Ama dikkatli olsunlar.
  • Peki bu daireyi bulamayacaklarına nasıl emin olabiliyorsun? Diye sordu tedirgin olan hırsız.
  • Burası güvenli, sorun yok.

Şafak ilk kez açıklama yapmadan konuyu kapatmıştı. Her neyse nedeni, bu konuda oldukça emindi. Hırsız, dairenin içini inceledi. Burası neresi? Dedi içinden. Görünenden fazlası olabilir miydi?

 

 

Gece saatlerine kadar diğer ekip arkadaşlarından endişeyle haber toplamaya çalışan Kaşmir, hiç oturmadan, dairenin içinde bir oraya, bir buraya hareket ediyordu. O kadar korkuyor ve o kadar tedirgin oluyordu ki, hırsız bu endişeden ötürü buruk hissediyordu. Aralarındaki bağ çok özel olmalıydı. Hırsızlarda böyle şeyler olmazdı. Kimseyle iki kez çalışamazdınız bazen. Kimseye güvenemezdiniz ve kimseden yardım isteyemezdiniz. Ortak bir çıkar için harekete geçerdi loncalar. Diğer türlü, daima tek başınaydılar. Bu yüzden bu endişeyi anlamak güçtü onun için ancak birinin kendi içinde aynı şekilde tedirgin olmasını isteyebileceğini düşünmeden edemiyordu.

6 saatten fazla geçmişti…

Gecenin sessizliğinde, Tori şahinlerinin anlattıklarını düzenlerken, herkes sessizce köşesinde oturuyordu. Kaşmir ve Şafak ara ara plan yapmaya çalışıyordu ancak yine de bu oldukça kısa sürüyordu çünkü hemen kafaları dağılıyordu. Hala hiçbir şey yerli yerinde olmadığı gibi, değişen duvarlarla beraber plan tamamen farklılaşmak zorunda kalmış, bir de üzerine endişe eklenmişti; yani beyazlar.

Şehrin bütün sessizliğinde toynak sesleri sokağa girdiğinde, herkesin gözleri fal taşı gibi açıldı.  Pencereye doğru yaklaşıp aşağı bakmaları birkaç saniyelerini almıştı. Hiçbir lekesi olmayan gri bir at üzerinde, kim olduğunu göremedikleri çünkü cübbesiyle tamamen başını örtmüş bir atlı geçiyordu. Beyazlardandı. At o kadar uzundu ki, bu şehirde bu atlar sadece onların olabilirdi. Üstelik atın parlaklığı da üzerinde büyü olduğunu anlatır gibi ışıl ışıldı. Kimse, hırsız kadar tedirgin görünmüyordu. Çünkü hırsız hala anlayamıyordu bu dairenin ne olduğunu. Nasıl olurda bekledikleri bu yerde, bu kadar güçlü bir istihbarat şehriyken bulunamazlardı ki? Süvarilerin bulamadıkları biri var mıydı? Şimdiye kadar duyulmamış şeydi.

Atlı apartmanın tam kapısının önünde durdu. Hırsız, soluğunu tuttuğunu fark etmişti. Gözleri kocaman açılmış, içerdekilerin tepkilerini gözlüyordu. Kaşmir, bunu fark etmiş gibi rahatlatıcı bir bakış atmıştı buz mavisi gözleriyle. Ama nasıl olduğunu açıklamadıkları sürece, burada güvende olduğuna inanası gelmiyordu bir türlü.

Süvari cübbesini açmadı ama yavaşça başını kaldırdı yukarıya doğru. Tam da oldukları cama doğru. Hırsız, kaşlarını kaldırmıştı, hala görülemez olduklarına inanıyor olmaları gerçekten gamsızlık gibi geliyordu. Binicinin gözlerinin bir an için beyaz parladığını sandı hırsız ama şu an da aşırı stresten hayal gördüğünü düşündü.

Sonra gerçekten de süvari başını indirdi ve sokakta ilerlemeye devam etti. Ya hakikaten hiçbir şey fark etmemişti. Ya da ne olup bittiğini fark ettiği için daha akıllıca bir planla buraya gelecekti. Her iki durum da korkutucu geliyordu. Beyazların bile göremediği bir dairenin içinde olmak da çok rahatlatıcı değildi hırsız için? Alamadığı şeyler onu çok rahatsız ediyordu. Aksi gibi bu iş daha başlamadan, aslında hiçbir şeyi anlayamıyor olduğunu görmüştü.

  • Biri lütfen söyleyebilir mi? Nasıl oluyor da görülemiyoruz?
  • Bir keşişimiz var da ondan.

Cevap veren Kaşmir’di. zaten bu ekipte konuşmaya meyilli tek kişi o gibi hissetmeye başlamıştı hırsız. Bu, onu, ona daha yakın olmaya itiyordu. Tek sebep bu değildi elbet. Gülümseme kısmını düşünmeden bu konuyu geçiştirdi.

  • Keşiş mi? Buralar da olmadığını sanıyordum.
  • Herkesin evinde dua ettiğini biliyoruz ama başka bir sürü özelliğe sahip komşu şehirleriniz olduğunu fark ettin mi?

Hırsız buna cevap vermedi. Haklı olabilirdi. Şehirden daha önce hiç dışarı çıkmamıştı. Çıkabileceğine de inanmıyordu. Babasının öğütlerinden biriydi. Başın belada bile olsa bildiğin ve her konusuna hakim olduğun bir şehirde her zaman güvende olacağının söylemişti. Adamcağız bu işlere bulaşacağımı düşünememişti muhtemelen, diye geçirdi aklından. Hırsız yeniden aşağıya baktı. Sokak boştu, herşey yolunda gözüküyordu. Keşişle korunan bir dairede olduğunu bilmek içini rahatlatmıştı aslında. Her ne kadar anlamadığı bir iş olsa da, tanrıların kutsallığı, büyüden daha güvenli hissettiriyordu. Bu işleri daha dayanılır yapıyordu. Sonra, kimsenin konuşmadığı atmosferde Tori’nin sesi duyuldu.

  • Harita tamam, hadi başlayalım.

Hırsız iç çekti. Hiç vazgeçmeyecekler diye düşünürken, endişeyle saraya ve süvarilerin binasına bakıyordu.

 

 

 

 

 

ÇÖL HIRSIZLARI – 5

 

Yıkık dökük olan yeşil evin manzarası doğrudan saraya bakıyordu. İyi bir uykudan daha güzeli, heyecan dolu olması muhtemel bir güne uyanmaktı. Normalde bu harabeyi bile tutmak için bir sürü para saçmış olmak gerekirdi. Ancak zaten aslında her kimse Şafak’ın para sorunu olmadığı çok açıktı. Hırsız, onun gerçekte kim olduğunu merak etmemeye çalışıyordu. Ancak elinde değildi. İnanılmaz bir geçmişi olduğuna emindi. Bu kadar para nereden geliyordu? Bu hırs, saraya karşı olan bu tutum nereden kaynaklanıyordu? Bunların hiç birinin açıklamasını öğrenemeyecekti muhtemelen.

Evin içi boştu. Burası 1 odalı bir yerdi. Mutfak girişin hemen yanında, darmadağın taşlarıyla iki tezgahtan oluşuyordu. Öte yandan odada cama yakın bir yerde, tek kişilik bir yatak ve koyu sarı bir battaniye vardı. Pencerenin diğer tarafındaki duvarın önü tamamen büyük minderlerle kaplıydı. Hepsi siyahtı. Başka kumaş israf etmek istememiş gibiydiler. Odanın tam ortasındaysa tek bir tahta, kare masa vardı. 4 kişilik bir masaydı bu. Ancak 5 tane tahta sandalye dizilmişti etrafına. Tıkış tıkıştı ama muhtemelen ihtiyaç kadarlardı. Sıcak bir çöl şehri evine özgü keten tül perdeleri, yerlere kadar uzanıyorlardı. Hatta buraya girdiğinde, sarayı iyice görebilmek için yaptığı ilk iş onları açmak olmuştu. Tabii ki şömine yoktu, ancak bunun yerine içeriyi serinletmek için girişle, diğer pencerenin üst kısmında karşılıklı ince bir pencere kısmı vardı. Rüzgarın içeri girerek, hava akımını oluşturması için harika bir çözümdü.

Sarayı izlemek için dün gece çok zamanı olmamıştı. Uyku onu çabuk esir almıştı. Ancak şimdi güneşin kavuran ışığıyla onu seyretmek daha güzeldi. Saray o kadar büyüktü ki, onun her yerini keşfetmek muhtemelen 1 ayını alırdı. Bu yüzden suikastçılardan bir keşif ekibinin oluşturulmuş olması oldukça akıllıcaydı. Bunu kabul etmek zorundaydı. Her ne kadar onlara güvenmiyor olsa da, Şafak için elinde olmadan bir güven oluşmuştu içinde. En azından işi tamamlayana kadar korunacağına emindi.

Loncadan şimdilik kimse aramaya başlamamıştı ama muhtemelen birkaç güne başlayacaklardı. O zaman soracaklardı; ‘Neyin peşindesin?’

Para işin içindeyse hırsızlar yalnız çalışmak için sessiz kalırdı. Bu yüzden bu işin içinde çok para olduğunu bileceklerdi. Lonca da bu işten pay almak için sahiplenme oyunu oynayacaktı ancak bu konuda neyse ki hırsız da ta en baştan önlemini almıştı. Loncayla her zaman bir mesafesi olmuştu. Onu arayıp soran birkaç kişi olurdu, en tepedeki adamlarla iletişim kurmaktan her zaman kaçınmıştı. Ne kadar büyük adamlarla iş yaparsanız, hırsız loncası o kadar sizi kendi malı olarak görmeye başlardı. Bu da babasından öğrendiği en önemli şeydi. Babasının hırsızlar arasında daha büyük bir ünü vardı. Ta ki saraylı muhafızlar tarafından öldürülene dek. Bu çok sevimsiz bir hikâyeydi ama yine de bu ana kadar onda saray fobisi oluşturduğunu fark etmemişti. İşi kabul etmekte bu kadar zorlanmasındaki temel sebep buydu. Bir muhafız tarafından öldürülmek de değil, babasının anısının dibinde olmak onu geriyordu.

Bu düşüncelere dalmışken, kapının çalınışıyla yerinden zıpladı. Sonra gülümsedi, kapıya doğru giderken ‘tam zamanında, açlıktan ölmek üzereydim’ diye söylendi.

  • Evet tahmin edebiliyorum. Biraz geciktim ama buna değecek.

Kaşmir, ona sadece bir kere bakıp içeri girdi. Elinde kese kağıdı vardı ve içi birkaç paketle doluydu. Bunlar her neyse, girdiği andan itibaren kokusuyla hırsızı başını döndürmüştü. Suikastçı masaya paketi bıraktıktan sonra camın önüne gidip, saraya doğru baktı. Kollarını bağlamış, bir anda sessizleşmişti. Önce biraz daha yaklaşıp, emin olmaya çalışıyor gibi gözlerini kıstı. Kıstığı gözleri arasından sanki buz mavisi gözleri ışık sızdırıyor gibi görünüyordu.

  • Çok güzel. Dedi hırsız iç çekerek. Bunu dediği an yüksek sesle konuştuğunu fark edip, gözlerini kocaman açtı. Kaşmir yan gözle ona bakıyordu.
  • Ne güzel?

Hırsız sırıttı ama konuşmadı. Kaşmir de irdelemedi, gözlerini yeniden saraya çevirdi. Ama keyfi kaçmış gibi görünüyordu. Çok ciddileşmişti. Etrafındaki aura değişmişti sanki.

  • Neyin var? Hırsız tedirgin bir şekilde sorarken, saraya çevirdi gözlerini.
  • Sarayın bahçesini değiştiriyorlar. Üstelik ana kapının önündeki duvarları da değiştirmişler.
  • Ne! Bugün mü?
  • Evet dün gece muhtemelen.
  • Nasıl bu kadar çabuk yapabilirler ki?
  • Büyücülerin ününü duymadın sanırım. Saray, askerlerinden çok büyücülere sahip olsaydı, yenilmez bir imparatorluk olurdu.

Kaşmir sıkıntıyla iç çekip, kendini pencereden uzaktaki mindere bıraktı. Sıkıntısı odanın her yerine kara bulutları çağırmıştı sanki. Hırsız, ona soru sormadı, yavaşça masaya gidip, bir şeyler yemek için oturdu. Sarayın bahçesi bir labirentti. Labirentlerin çözülmesi zaten başlı başına bir olaydı. Çözüldükten sonra tek bir duvarının bile değişmesi demek, işe baştan başlamaları anlamına gelirdi. Üstelik labirentlerin psikolojik baskısını da unutmamak gerekirdi. Hırsız küçükken, bir sınav sırasında labirent olmayan bir odada, sırf ona labirent olduğu söylendiği için kaybolmuştu. Bu, gerçek bir hikayeydi. Gerçekti ve zavallıydı.

  • Gerçekten büyücüler var mı? Onların efsane olduğunu düşünüyordum.
  • Değil. Zamanında soylarını tüketen bir kral vardı. Geriye 12 tane kaldılar ama 4 tanesi sarayda.

Hırsızın gözleri büyüdü. 4 tanesinin sarayda olması demek, eskiden her krallıkta bir büyücü iznini olması ihtiyacıyla karşılaştırılınca, korkutucuydu. Ayrıca o soy tüketen krala ne olduğu hakkında da hiçbir fikri yoktu. Onca büyücüyü öldürmeyi başarmışken, nasıl durdurulmuştu acaba.

  • Galiba seni düşündüğümüzden daha zor bir iş bekliyor hırsız.
  • Bence daha zor diye bir şey yok.
  • O kadar emin olmag. O bahçe tam bir cehennem.

Kapı çaldığında hırsız ayağa kalkmak için meğillenmişti ki, Kaşmir zaten çoktan oradaydı. Böyle zamanlarda öldürmek istedikleri kişinin ellerinden kurtulması gerçekten de imkansız görünüyordu. Çok hızlılardı, çok sessizlerdi. Bir hırsızın yeteneklerinden fazlasına sahiplerdi üstelik. Güçlü fizikleri vardı. Bu hız ve sessizlikle, kocaman bedenlere sahip olmak tanrı tarafından sunulan jestti. Öldürme konusunda teklemeyecek kadar da acımasızlardı. Bu da başka bir artıydı.

İçeriye giren zeytin kadar siyah gözleriyle, neredeyse öfkeli denilebilecek bir yüze sahipti. Üzerinde deri bir yelek ve bileklerine dolanmış başka derilerle, biraz tedirgin ediciydi. Saray muhafızları kadar kısa kesilmiş saçları, kafasının yuvarlak şeklini ortaya çıkarıyordu. Güzel bir yüzü vardı ama o kadar kızgın bakıyordu ki, onu inceleyecek kadar, ona bakamıyordunuz.

  • Şafak nerde?

Bunu soran Kaşmir’di. kapıyı kapatırken, sanki hırsız orda değilmiş gibi davranıyorlardı. Ancak bu iyi sayılabilirdi. Yemek yemekle meşgul bir kadın, kimsenin onu izlemesini istemezdi.

  • İşi varmış. Duvarlar değişmiş.
  • Evet, az önce fark ettim. Ne yapıyoruz?
  • Şahinleri yollamam gerek. Tamamen başka bir harita oluşmuştur muhtemelen.

Kaşmir, gözlerini hırsıza çevirdi ve bir an için yine o tebessümlerinden birini gönderdi. Hırsız üzerindeki gerginliğin kaybolduğunu hissetti.

  • Tori, hırsızımızla tanış.

Adam gözlerini, biraz daha sakince çevirdi hırsıza. Ama konuşmadı. Başıyla selam verdi. Sonra cama yaklaştı. Pencereyi açıp, dışarıya doğru ıslık çaldı. Birkaç dakika sonra cama akın eden iki şahin, pencereden içeri girip, Tori’nin kollarına kondular. Hırsızın gözleri, öylesine kocaman açılmıştı ki, sürekli şaşırmak zorunda kalacağı bu garip olayın içinde, bu yüzden muhtemelen göz ağrısı problemi çekmeye başlayacaktı.

Şahinler, sakince sahiplerine baktılar. İnsanın ruhunu okşayan bir tınıyla, hiç kimsenin haberdar olmadığı bir dille konuşmaya başladı Tori. Gözleri bir mürekkep kadar yoğun bir şekilde siyahla dolmuştu. Gözlerinin beyazlığı kalmamış, sanki içine şeytan girmiş gibi korkutucu bir şekilde kalmıştı. Onlara fısıldarcasına bir şeyler anlatıyordu. Kaşmir, bu durumu umursamıyormuşçasına bıraktı kendini minderine. Hırsız ise gözlerini ondan ayıramıyordu. Şahinler kısaca birkaç ses çıkardıktan sonra pencereden uçup kayboldular. Tori’nin gözleri normale dönmüştü.

  • Gerçekten mi? Dedi hırsız. Şaşkınlığı devam ediyordu. Hatta bu şaşkınlığın içinde hayranlık da vardı.
  • Onlar olmazsa haritayı nasıl çıkarabiliriz? Burası kaç dönüm haberin var mı?

Cevap veren Kaşmir’di. Tori konuşmamış, hatta gülümsememişti bile. Terslemiyordu ama çok ilginç bir şekilde çekingen davranıyordu. Hırsız, onu zorlamamaya karar verdi. Hayranlıkla, gidip minderlerden birine oturmasını izledi. Sonra masadaki yemeklerden yemeğe devam etti.

Her oyuncunun rolünün bu kadar büyük olması korkutucuydu. Ama şuan onlara neden ihtiyacı olduğunu daha iyi anlıyordu. Yalnız çalışmak da neydi? Mahşerin atlıları etrafını sarmıştı sanki. Bir an için kendini o kadar güçlü hissetti ki gülümsedi. Onu izleyen Kaşmir’in düşündüklerine duymuşçasına karşılık verişini de bu yüzden kaçırmıştı.