Category Archives: Z DENEME

KİM DEMİŞ KADINLAR ÇİÇEK SEVMEZ DİYE?

24v3yti

Bir ara ben diyordum allah var.

İçimden gele gele hem de, ”çiçek de sevmiyorum ben!” diyordum.

Annem bile vazgeçti bundan ben nasıl vazgeçmeyeyim. Çiçek sevmeyen anne mi olur demeyin, aslında yok zaten. Sonradan fark ettim, paramızı harcamamızı istemediği için böyle dediğini. Hatta çok para gitmesin diye ”kır çiçekleri güzel, kızım.” derdi bir de. Ana olunca başka tabii.

Gerçi çiçeklerin de türleri varmış; hisleri, sevdiğin çiçek senin karakterini anlatırımış. Doğal, duygusal, yaşamı seven bir doğan varsa severmişsin kır çiçeklerini. Eh ben de anamın kızı olarak ”kır çiçekleri” müptelası oluvermişim tabii. Hayatı sevme etkisi işte.

Sizin yeteneklerinizi övmeyi hiç bırakmayan, ne zaman ne istediğinizi hemen anlayan bir koca gibi zor bulunan cinsten çiçekler seviyorsanız eğer, sıkıntıdasınız. Bu sizin çok kibirli olduğunuzu söylüyor olabilir. Eh, hiç bir erkeğin bildiğinden değil, bu kadar ince düşündüklerinden de değil de…

Ne anlama gelirse gelsin, kadını, kadın gibi hissettiren bir etkisi olduğu kesin. Sevildiğini hissetmenin en derin kolaylığı. Bir açıdan erkekler için herşeyi kolaylaştıran da bir şey. Arada bir gereksiz anlarda size çiçekle çıkıp gelebilmesi var ya! tadı damakta kalır vallahi!

Ah bir de çiçek alınmasını bekleyen kızlardansanız bir tavsiye, bir de almayı deneyin. Mesela durduk yere annenize, hani şu çok benzediğiniz kadına çiçek alıverin. O  size mütemadiyen ”kızım paranı harcamasaydın” dese de alın. Gözlerindeki ışık cenneti sizin de ayaklarınızın altına serer. Çiçek de çok pahalı arkadaşım, doğru da, ben o tuşa basarken bir anda beliriveriyor gözümün önünde işte, beni eğitmek, gülümsetmek için bozdurulan bilezikler serisi.

Aşk size çiçek sunmasa da arada sırada çiçek almış gibi gülümeseme sunmak gerek, karşılıksız.

Hani diyorum ya yaşama sevinci lazım herşey için.

Herkese bir demet kır çiçeği lazım yani.

Advertisements

DENEME -3

The_Death_of_Hyacinthos

Bu seferki kaybetmekle ilgili…

Aslında kimileri için ‘amaaaan’ hissi yaratabilcek cinsten bir yazı.

Kaybetmenin aslında ne demek olduğunu bilemeyen insanlara minik bir kaç tavsiye içeriyor. Minik minik yani, o kadar da yormayacak sizi.

Mesela kaybetmenin aslında sadece ‘küsmek, ayrılmak, terk etmek ya da edilmek’ anlamına gelmediğini hepimizin bilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kendi içinizde çok fazla kaybolur, bireyselliğinize odaklanarak biraz dozu kaçırırsanız, biri sizi sıkıca dürtmeden fark etmenizin zor olduğu bir konu bu .

İnsan hayata 1 defa geliyor konusu var ya; işte asıl onunla alakalı.

Sevgilinizi, eşinizi, kızınızı, oğlunuzu, annenizi, babanızı… hiç birini cebinizdeymiş gibi düşünmemelisiniz aslında. Bunu söylemek isterim, şahsen hayatta bağzı konularda tecrübesi olmuş biri olarak.

Çünkü böyle bir şey yok.

Birileri sizi sıcacık sever, ama onu kaybetmemeniz için bu yeterli olmayabilir.

Yani insan uzun çok uzun planlar yapmamalının içeriğinin fay hattında bu konu.

Birine ‘döndüğümde yaparız’ derken iki kere düşünmek gerekiyor, ertelenen şey maneviyse, ertelemek her zaman risktir.

Birini kaybetmeniz için sizinle küsmesi gerekmez. İstediğiniz de ulaşabiliyor olmanız, her zaman böyle olacağı anlamına gelmez.

Bazen yaşamak da pek hoş ve saygılı davranmayabiliyor insanın planlarına.

Bazen birinin telefonunu silmek için bile iki kere düşünebiliyor insan, hani hiç açılamayacağını bildiğinden ‘saçmalama’ dese de.

Karamsallık iyi değil elbette, ama bazen yaşamın bu karanlık tarafını da hatırlamak gerekiyor, elimizdekiler için ince düşünmeye geri dönmek için.

Yine de herkese, en sevdiklerini gülümsetmekten vazgeçmedikleri, bu ilgiyi ertelemedikleri güzel ve ışıltı dolu bir gün olsun o zaman…

DENEME-2

Bu denemeler iç dökmek için yazılıyor ya, bir anlamda gözlemlerinizi başkaları da okusun, seninle empati kursun diye belki de, işte bu yüzden; okumak zorunluluk değildir asla. 

Yani tarihi bir içeriği yok, politik bir tespit yok, sadece insan olmak ve onun işleyişi üzerine hislerin, konuşularak anlatılamadığı için yazılmasını sağlamanın bir yolu. Bu demek ki; okumak zorunda değil kimse, hatta eğer beklentileriniz büyükse; kesin atın ilk paragraftan sonra devam etmeyin, hiç bir şey kaybetmezsiniz. 

Evet? Gittiniz mi?

Kalanlar için devam ediyorum öyle ise.

Buradan kazanılabilecek tek şey; dert ortağı…

Tabii burdan sonrasında devreye giren konu bencillik. Kaçan çoğu insan hisleri, başkasının düşüncelerini merak bile edemeyecek kadar benciller muhtemelen. Yani hani ilişkileri bile mahveden asıl konuya geliyor burası; bencillik, tek başına hareket etme isteği, diğerinin ne hissedebileceğini düşünmek için yorulmamak bile…

Herşey insanın kendi geleceğini, başkasının gelceğinden daha çok önemsemekten geçiyor. Yanında olsun dediğin insanla bile aynı yolu hayal edemeyecek kadar zavallı bir durum bu. Ben dahasını yapmalıyım, tek başıma herşeyi başarmalıyım! Ah evet, bir de benim için kendi geleceğinin planlarının düzenini değiştiren biri vardı demek mümkün mü?

Hayır.

Eğer geleceğine saplanmış bir insansınız bu kadar insancıl kalmanız mümkün değildir. 

Eğer ihtiyacı olduğunda biriyle konuşmayı, uykudan sonraya erteliyorsanız, birazcık bireyselsiniz demektir. Bu bir suç mu? Hayır, o da başkasının seçimi.

İlişkilerin gidişatını bozan tek şey konuşamamak, herşeyin üstünü örtmek, anlamaya çalışmamaktır. Yorgunluğun, onunla konuşmanızın yorgunluğunuz tarafından etkilenmemesini sağlayamamaktır. Radyo programında bir psikolog söylüyordu bunu; ‘ İsterseniz erteleyin, devam edin, ama ringe geri dönmesini bilin’ Türk insanının en büyük sorunuymuş, herşeyin üzerini örtmek. 

Bir şey daha söyledi. Kadın ve erkek ayrımını yapmamızı kolaylaştıracak, belki anlaşılmayı daha rahatlatacak bir kaç metefor kullandı. ‘Bizlerin çekmeceleri var. Erkeklerde bir çekmeceyi açtığınızda, o çekmecede sabitlenir. Ama kadınlarda bir çekmece açıldığında, herşey birden açılır.’ Kadın ve erkek ilişkilerinde de iletişim sorunu yaratan en önemli farkmış bu. Erkeklerin unuttuğu için kadınların unutmadığını anlayamamaları yani. 

Tabii aslında bunları yazarken, iletişim derken temel konu kadın ve erkek değil asla. 

Anne-kız, baba-oğul, arkadaşlık, evlilik, sevgililik. Bu ilişki türlerinin hepsi için geçerli bu sistem.

Unutmayın diyor psikologlar: Diğer insanın sizin gibi olamayacağını ya da sizin gibi olmadığını bilin. Ona kendinizi anlatın, anlattığında dinleyin. Bunu yaparsınız tanıma gerçekleşir. Tanıma gerçekleşirse, birbirinizi geçiştirmezsiniz. O zaman ortalar hep bulunur. Yeter ki tartışmaktan kaçmayın, yeter ki öfkelenmeyin. Konuşun ve dinleyin. 

Zaten gerçekten de burada noktalanmıyor mu sorunlar; iletişim dediğimiz şeyde. 

İşteş yani… Konuşmak ve dinlemek, karşılıklı bunu yapabilmek. 

Mutluluk insana ait özelliklerin tam anlamıyla kullanılabilmesinden geçiyor. Aslında var oluş sebeblerini unutmamaktan ve konuşmak kadar dinlemekten…

Tıpkı ağaçlar gibi… Rüzgarla hiç kavga ettiklerini gördünüz mü? Hep uyumlulular, mütemadiyen…. Çünkü konuşurlar ve dinlerler….

 

 

 

DENEME-1

old-books-and-pen

Şimdi uzun zamandır ‘deneme’ dediğimiz yazı türünden uzak yaşadığım zamanlarda neden ben de tutuk hissediyorum yeniden hatırladım. Bu yüzden ben de metefor olarak kelimelerin çok sağlam bir olgu olduğunu düşünmüş olarak, onlarla başlamak istedim. Yazmak ve kelimelerle, insan huylarının nasıl benzeşebileceğini be benzeşemeyeceğini anlatmanın yolunu keşfetti kalbim çünkü.

İnsan bazen içindekileri dökemiyor ne yazık ki, hatta sadece dostun kelimeler, yazılar oluveriyor. Çünkü onlar seni hiç bir zaman yargılamıyor. Sizi sorgulamıyor ya da komik, saçma bulmuyor. Onların en güzel huyu da sevdiğiniz kadar da seviyorlar sizi. Ne kadar çok zaman geçirirseniz onlarla, yola geliveriyorlar her defasında daha da hızlı ve düzenli olarak. Bir de kesinlikle sıkılmıyorlar, sizin değerinizi biliyor onlar çünkü yaşatanın siz olduğunun farkındalar. Sizden bir tane daha olmadığının bilincindeler. Onlara değer veriyor olmanızdan mutlular, başka şeyler aramıyorlar. Üstelik en güzeli de; ilkinde ne anlamdaysalar, sonra da hep aynı anlamda oluveriyorlar. Hiç değişmiyorlar, hep aynı asillik, güzellik ve sevecenlikle kalıyorlar.

Duygularınızı önemsiyorlar bir kere, bu yüzden hatta derece derece eş anlamlılarını üretiyorlar. Mesela ‘Seviyorum’ ile ‘aşığım’ kelimelerinin derecelerini farklılaştırıyorlar. Daha iyi hissedebilir, biriyle dolup taşarken bile başka türlü ifade edebil diye. Üstelik her yazdığında da aynı güçle veriyor anlamını.

Kelimeler, siz emek verdikçe güzelleşip, bağlanıyorlar. Öyle insanlar gibi sıfırdan hayatını düzenlediğin halde vefasız olmuyorlar hiç bir zaman. Önce sevecenken, kırıcı bir ifadeyle sizi reddetmiyorlar üstelik. Kelimeler kibar, ne zaman onlara sarılsanız, size geri sarılıyorlar. Bir de sizi hep dinliyorlar. Hiç yakınmıyorlar, orada olduğunuzu unutup gitmiyorlarlar. Hep biliyorlar, heyecanınızı hep gülümseyerek karşılıyorlar. Dökülüveriyorlar inci gibi. Ne yapıyorsanız, keyifle fark ediyorlar. Siz yazdıkça onlar da kendilerini okuyorlar. Diğer kelimeler zevklendikçe, onlar da gülümsüyorlar. Hayat doluyorlar, sizin yani yazanın olduğu kadar.

Sizi sıradanlaştırmadan seviyorlar.

İçten seviyorlar, böyle kalplerine soka soka. İlk günkü gibi taze, ilk ayki gibi yakın, ilk mevsimdeki kadar şefkatli. Kelimeler yükselerek seviyorlar sizi, düşerek değil.

Siz yazdıkça, hayallerinize ortak oluyorlar. Siz o hayallerle ne kadar mutluysanız, onlarda aynı şekilde gülümsüyorlar. Eğilip bi dudaklarınızı kağıda deydirin, kelimeler de karşılığını verecek, emin olun. Kelimeler siz isterseniz, sizi aynı keyifle ve aşkla öpüverirler bir anda. Bu kesin. Yok yok, kocanız da aynı sonucu alamayabilirsiniz. Baştan uyarayım. Kelimeler daha sadık, daha netler size. Açıklar, şevkatliler herşeyden önce.

Mesela ‘sıcak’ gözünüzün içine baka baka yakınlık hissi verir size. Öyle içten, tatlı bir kelimedir. Üstelik 3 mevsim sonra da baksanız aynı sıcaklık, şevkatle bakacaktır gözlerinize.

Yani herşey değişiyor bilesiniz. Siz istemeseniz de, bazen bazı şeyler değişiyor… Akıntı gibi, engelleyemediğiniz bir şey oluyor.

Ama o zaman bile… sadık olanlar yani kelimeler, aynı halleriyle yanınızda bitiveriyor. Sizi sakinleştirip, bir kenera çekiliyorlar.

Diyeceğim o ki; siz de yazın hep. Hep yazın ki, aklınızda değişikliğin kırıcı sancısı kalmasın. Esinti olsun ve süzülüüp… gidiversin sizden uzaklara.

Zümrüt.