Category Archives: Z HİKAYE (Çöl Hırsızları Bölümleri)

ÇÖL HIRSIZLARI – 10 ‘PARiS’

Tüm gürültü, yer altındaki küçük koridorda deprem etkisi yaratıyordu. Hırsız gözlerini kısık kısık açmaya başladığında tüm görünenler bulanık bir histen daha ileri gidememişti. Karşısında iki kişi vardı bunu gölgeler olarak görebiliyordu. Kim olduklarını anlamakta zorluk çekiyordu. Başı dönüyor, hoş hissettirmeyen bir sersemlik hissi yerden kalkmasını engelliyordu. Ancak bir süre sonra üzerine düşen toz parçalarıyla zihni de, görüşü de netleşmeye başlamıştı. Sütunlarla dolu bir yer altı tüneliydi burası. Tünele göre geniş ancak bir oda olamayacak kadar da şekilsizdi. Duvarlar yamuk çizgilerle sarmalamıştı etrafı. Sütunlar çoktu, bu yüzden içeri de birileri varsa bile hepsini görmek imkansızdı.

Hırsızın karşısındaki kişiler netleşmeye başladı.

Monk sırtını sütunlardan birine yaslamıştı. Safir ise göğsünde uyuyordu. Hırsızın gözleri kısıldı. Bu çok tatlı bir sahneydi ama aklındaki soru işaretleri farklıydı.

Alexander gözlerinin bütün parlaklığı ve inanılmaz güzel yüzüyle, hırsıza baktı. Gözlerini kıstığını gördüğünde gülümsemesi genişledi.

  • Bu durum aramızda kalsın olur mu? Çok kötü bir gün geçirdi, biraz destek gerekiyordu.
  • Anlamadım, Dedi hırsız yerinden yavaşça doğrulurken.
  • Yani sevgili hırsız, sevgilimin, korkutucu bir abisi var, Alexander insanda kocaman bir gülümseme isteği yaratan, kısa bir mimik yapmıştı. Konuşuyordu ancak parmakları dalgınlıkla, Safir’in saçlarını okşuyordu.
  • Ah, anladım, hırsız gülümsedi. – merak etme, sırrın benimle güvende. Yine de sizin nasıl, yani işte… o kısmı hala çözemedim.
  • Evet, yine sevişme konusu değil mi? Derken monk gülümsemesine devam etti. – Sevişmiyoruz. O kadar da hayati bir şey değil.

Kaşlarını kaldıran hırsız gülümsemesine hayranlığını kattı.

  • Gerçekten mi? Ben de aynı fikirde olabilsem keşke.
  • Eğer tanrılara yemin edip, benim gibi yetişseydin, sen de böyle düşünürdün. Görevimin en zorlanmadığım kısmı, o kısımdı. Nelere katlanmak zorunda olduğunu bilsen, bana hayran olurdun.
  • Evet öyleyim zaten. Bunu bilmeden de insanda böyle bir etki bırakıyorsun.

Monk gülümsedi, mütevazılıkle başını eğmişti. Hırsız, monkun hayranlık yaratan bir asilliği olduğunu düşündü. Amacı ve görevi çok netti. İyi bir çevre, aile diyebileceği kişilerle beraberdi. Üstelik sevişmiyor olmasını dert edinmeyen, iyi yürekli ve güzel bir kadına da sahipti. Güçlü, cesur ve zekiydi. Muhteşem bir fiziği, hayranlıkla oturup, günlerce sıkılmadan izleyebileceğiniz güzellikte yüzüyle, yaratılmış en güzel varlıklardan da biri olmalıydı. Ayrıca o kadar asil ve olgundu ki, ona sırtını dayamamak, ona güvenmemek imkânsız olmalıydı. Tanrılar tarafından kutsanmıştı ama zaten bunu hak eden biri varsa, kesinlikle oydu. Hırsız kendi kendine gülümserken, gürültülere doğru kafasını kaldırdı.

  • Yukarıda ne oluyor?
  • Beyazlardan biri yukarıda. Seni korumakla görevlendirildim, uyandığına göre birazdan ben de çıkmalıyım. Yardıma ihtiyaçları var.
  • Bizimkiler geldi mi?
  • Evet, hatta Kaşmir’in kollarında buraya kadar taşındın, herkes için yapmaz, seni sevmiş olmalı.
  • Aman ne güzel, bir suikastçı beni sevdi. Bir hırsızı yani.
  • Ne olduğun onun için önemli değil, seni ailesine dâhil ettiyse, canını senin için verebilir. Hepimiz için. Bunun değerini bilmelisin. Kaşmir özel bir adamdır.

Alexander, bunu büyük bir ciddiyetle söylemişti. Aslında ilk kez hırsızı alaycılığından hoşlanmadığını söylüyor gibiydi. Hırsız bir an utançla dudağını ısırdı. Haklı olabilirdi. Şimdiye kadar ondan yana kötü bir şeyle karşılaşmamıştı. Her zaman nazik ve kibardı. Üstelik en saçma şeyleri söylediğinde bile ortamda yokmuş gibi davranmak yerine ona cevap veriyordu. Bu tarafıyla bakınca işinin ne olduğuna ya da hangi loncaya üye olduğuna gereğinden fazla takılmış olduğunu kendisi de fark etmişti.

  • Özür dilerim, haklısın sanırım.

Monk gülümsedi. – özür dilemen için söylemiyorum ama Kaşmir’in değerini bilmeni isterim. Özel biridir. Sıradan bir öldürme makinası olarak bilinmek onu üzecek bir durumdur. Gerçekten çok değerlidir.

Hırsız yavaşça başını salladı ve kafasında onunla ilgili söylediklerini evirip çevirmeye başladı. Gerçekten öyle olmalıydı.

Sonra bir patlama sesiyle yerinden sıçradı. Deprem olmuşçasına, tavandan tabana toz kütleleri inmişti. Üzerindekileri silkelerken Safir de uyanmış, Alexander’ın yanağına bir öpücük kondurup, yüzünü ovuşturmuştu.

  • Hala bitmedi mi?
  • Hayır canım, hatta benim de çıkmam iyi olur. Beyazlardan biri ve büyücüler bizimkiler için bile çetin ceviz. Biraz tanrı yardımı iyi olacaktır, ne dersin?
  • Hayır demek istiyorum ama evet haklısın.

Toparlanan Safir, hırsıza gülümsedi. Yukarıda olup bitenler hepsi için korkutucuydu. Sadece değilmiş gibi yapmak daha kolaydı.

***

Şafak, etrafa ve havalanmış kara toz bulutuna baktı. Beyazlardan sadece biriydi bu. Bütün sokak karanlık tarafından yutulmuş gibi görünüyordu. Nerede olduklarını anlamakta zorlandığı büyücüler binaların içine saklanmışlardı. Sürekli saldırı geliyordu ancak nerede olduklarını keşfetmek için sahip oldukları en esnek güç olan şahinlerden yardım alabiliyorlardı. Çok hızlı yer değiştiriyorlardı.

Beyazlardan biri olan savaşçının adı Paris’di. kraliçeyle en çok dedikodusu çıkan süvarilerdendi. Sarayda herkesle ilgili dedikodular olurdu. Duvarların ardını hiç göremeyen ancak sürekli merak eden halk için bu alışkanlıktı. Ancak Paris konusu daha ciddi bir ateşti. Bu dedikoduların en önemli nedeni, kraliçenin, her tür işte ilk seçimini özellikle de suikastçılar konusunda uzmanlaşmış Paris yönünde yapmasıydı. Ellerinde çok fazla suikastçı kanı vardı. Onu binaların birinin içinde izleyen Kaşmir’in gözlerinin öfkeyle kısılmasının ilk nedeni de buydu.

Ellerini kaplayan yanık izleri nedeniyle her zaman eldivenleriyle dolaşan bir süvari elbette ki, beyaz prensten sonra herkesin en çok tanıdığı kişiydi. Ayrıntılı bilgiler olmasa da, dedikodular he zaman sokaklarda olurdu. Çok iyi bir epe ustası olduğunu dedikodusu ise kanıtlanmış bir konuydu. Büyücüler olmadan onunla baş başa kalabildiğiniz için seviniyorsanız, bir kere daha düşünmeniz gerekirdi. Paris bembeyaz parlayan atının üzerinde, atının adeta şeklindeki yürüyüşüyle sokağa girdiğinde, büyücüler çevreye fazlasıyla zarar vermişlerdi. O geldiğinde Şafak ağacın altında duruyordu. Önüne yavaş yavaş örülmeye başlayan aura sayesinde Alexander’ın dışarı çıkmış olduğunu anladı. ‘Tam zamanında’ diye geçirirken aklından, dudaklarında çok çok hafif bir gülümseme belirdi. Ekibine her zaman güveni tamdı.

Paris, atının dizginini hafifçe çekti.

Sokak sessizleşmiş, gelen süvariye saygı duruşuna geçmişti sanki. Herkes neredeydi, Şafak şuan dert etmemeye karar verdi. Şahinler onları kolluyor olmalıydı. Arkanızda bir gözünüz varsa sorun yaşama ihtimaliniz daha çok düşüyordu.

Beyazların üyesi kendini atından aşağı bıraktı. Üzerinde gümüş rengi üniforması, sağ kalçasından aşağı sarkan muhteşem kabzalı epesi ve yakut kırmızı parlayan eldivenleriyle, ünü gelmemiş olsaydı bile herkese, çekinilmesi gereken bir karakter olduğunu açıkça belli ediyordu. Paris, koyu kestane saçlarını arkaya atarken, saçları tel tel parmakları arasından kayıp gitti. Gözlerindeki karanlık, mavi gözlerinin ışığını söndürmüştü sanki. Sakalları muntazam ve düzgünce tıraş edilmişti. Hiçbir beyaz süvarinin sakalı olmazdı. Bu bir tarikat kuralıydı.

Paris birkaç adım yaklaşarak, Şafak’ın kendini rahatlıkla duyabileceği bir noktaya geldi.

  • Merhaba Paris… Şafak hafifçe başıyla selam vermişti.
  • Hakkında hoş olmayan dedikodular var. Şehirde seni görmeyeli uzun zaman olmuştu eski dostum.
  • Evet, sanırım göçebelikten sıkıldım.

Bu arada Şafak’ın önünde büyüyen ve onu tamamen saran aura görünmezliğini ilan etmişti. Süvari bunu hissediyorsa bile göremiyordu. Bunun için açısı da oldukça kötüydü. Görevini tamamlayan monk hafifçe geri adım atıp, şemsiyecinin kirişi altına girdi.

  • Kraliçe tedirgin. Biliyorsun korkmaktan hoşlanan biri olmadı hiçbir zaman.
  • Ama niyetim kötü değil, inan bana, sadece birkaç ay kalıp gideceğim.

Paris, kılıç kemerini düzeltirken pek de inanmamış bir ifadeyle gülümsedi. Önce gözlerini yere indirdi, sonra yeniden Şafak’a baktı.

  • Buna inanmayı çok isterdim eski dostum. Ancak görünen o ki yalnız değilsin. Üstelik büyücülerimden birini de öldürmüşsünüz. Büyücü öldürmek sana yasaktı en son hatırladığımda. Kimlerden yardım alıyorsun, söylemek ister misin? Benimle paylaşmanı çok isterdim.

Şafak omzuna asılı olan çantasına elini sokup, içinden bir tutam toz aldı. Bu toz efsuncular için özeldi. Şimdilik koruması vardı, ancak Paris bu aurayı çatlatabilecek güce ve büyücülere sahipti. Hazır olmak zorundaydı.

  • Büyücülerin, saldırganlar Paris. Soru sormuyorlar. Bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
  • Sanırım bu şehirde herkesin bir bahanesi var.

Paris epesini kınından çıkarttığında, hala o kadar öfkeli görünmüyordu. Ne yapacağını kestirmek çok zordu. Burada bir şeyler olacaktı. Onunla ve büyücülerle uzun süre savaşmak mümkün değildi, bu yüzden Alexander’a güvenip, kaçmak için bir yol bulacaklardı.

  • Ancak benim de bahanem var, kraliçemin emri, sağ kalmamanızdı. Üzgünüm.

Paris hızla epesini salladığında, Şafak’ın koruma aurasına çarpmış, bir anlık zaman kazanmasını sağlamıştı. Büyücülerden biri ortaya çıkıp, korumayı çatlattığında, o da hazırdı. Tozu dağıttı ve topraktan yükselen akrepler, Paris’in etrafını sardı. Onları epesiyle birkaç kısa hareketle paramparça eden Paris, Şafak’a yine de uzaklaşması için fırsat vermişti.

Şahinler çığlıklarla sokağın üzerinde dönmeye başlamışlardı. Bu, herkesi toparlanmaya çağırıyordu. Kaşmir lider olarak binalardan birinden atladığında, üzerinde kocaman lekeler halinde kan olmasına rağmen, kendinde görünüyordu. Onunla beraber bütün adamları toparlandı. Şafak yüksek sesle ‘Alexander, hadi!’ diye bağırırken, yeni bir tozu etrafa saçarak, bir grup akrebi daha konuk etti. Paris’in sabırsız öfkesi, çığlığıyla sokakta yankılandı. Yeniden dövüşüne başlayan süvariye büyücülerden biri de yardım etmeye başlamıştı.

Monk, şemsiyecinin tam önünde bir geçit açtı. Herkes hızla kendini oraya atmaya başlamıştı. Geçitle, sokaktan kayboluyorlardı. Monk herkesin girdiğinden emin olduğunda en son Tori ve Safir için biraz daha bekledi. Onlarla beraber geçit kapanmaya başlamıştı. Monk duasını bıraktığında, büyücülerden birinin sesi duyuldu. Bir yıldırımın geçitten içeri girdiğini gördüler ancak herkes artık içerideydi. Sokak tamamen arkalarında kaybolduğunda, sessizlik hakim oldu. Geçidin arka kısmında ise herkes kala kalmıştı.

Safir, dudaklarından akan kanla gözleri kapalı bir şekilde yerde yatıyordu.

 

 

ÇÖL HIRSIZLARI -9 ‘SAFiR’

 

Monk neredeyse hiç yorulmamış gibi görünüyordu. Hafifçe terlemişti ama bu, daha çok havanın neminden kaynaklanıyormuş görüntüsündeydi.

  • Bunu nasıl yaptın?
  • Neyi?
  • Bu kadar uzun yolu koşup, hiç terlememeyi.

Alexander sadece gülümsedi. Küçük bel çantasından tebeşir çıkarttı ve çatıda yerini aldı.

Ortada tilki şeklinde oyulmuş bir ağacın tam olarak göründüğü genişçe bir sokağa gelmişlerdi. Sokağın sadece bir girişi var gibi görünüyordu. Karanlıktı ve boydan boya yer altı mekânlarının giriş tabelalarıyla doluydu. Hepsinin aralarındaysa küçük bir şemsiye dükkânı vardı. Hırsız gözlerini iyice kıstı. Çölün ortasında güneşten korunmak için de şemsiye bolca kullanılırdı. Bu yüzden bu işte de ustalaşmış insanlar vardı. Ancak bu sokak, bunun için hiç uygun gözükmüyordu. Sormak istediği çok şey vardı. Yan gözle Alexander’a baktı. Sokağı inceliyordu. Ama bu sırada çatının sokağa bakan kısmına minik semboller çiziyordu. Anlamak güçtü. Neye benzediklerini bile göremiyordu hırsız. Yine de konsantrasyonunu bozmak istemedi, sustu.

  • Sokağın bir çıkışı daha var, dedi monk çizmeye devam ederken. Bunu söylerken anlamlı bir şekilde gülümsemişti. Sanki onun tedirginliğini anlamış gibiydi.
  • Şemsiyeci… diye tamamladı hırsız. Çatıdan biraz daha sarkarak sokağın tamamını incelerken, şemsiyecinin konumunu anlamaya çalıştı. Ancak uzun sürmeden monk onu belinden kavrayıp geri çekti. Sonra hızlıca bırakıp, sembollerine döndü.

Hırsız kaşlarını kaldırdı. Ama gülümsemesine engel olamamıştı. Gizlenmeleri gerekiyordu, haklıydı.

Monk tebeşiri yeniden çantasına koyduktan sonra gözlerini kapadı ve birkaç anlaşılmayan kelime fısıldadı; ‘Frrista…Uno…Letroççi’

Bütün semboller bir anda buz mavisi bir renk alarak parlamaya başlamışlardı. Çok göz alıcı değillerdi, yine de kesinlikle büyüleyici gözüküyorlardı. Hırsız, şaşkınlıkla gözlerini açtı. Böyle şeyler çölde olmazdı. Böyle şeylere hiç şahit olmamıştı. Okuduklarından bildikleri vardı, hiç görme şansı olmamıştı.

Alexander gülümsedikten sonra cevapladı sorulmayan soruyu, her zamanki gibi.

  • Büyücüler için. Şimdilik etrafta görünmüyorlar. Safir’e gidelim.
  • Şafak ve diğerlerine de haber vermek gerekecek, değil mi?
  • Onu ben hallettim. Şimdi, senden mavi bir şemsiye alıp, tilki ağacının altına gitmeni rica ediyorum. Benim sembollerimle kalmam lazım.

Hırsız bir süre monka baktı. Ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Oldukça ciddiydi.

Hızla kendini çatıdan aşağı bıraktı hırsız. Önce bir aşağı balkona indi, sonra ceketini düzeltip, balkon demirlerinden kendini dışarı itti. Bina üzerine asılı mekan tabelalarından birine dokunup aşağı bıraktı kendini. – Kafes. Diye okudu tabelayı. Birbirinin içine geçmiş, kutsanması gereken bir ahşap işçiliğiyle hazırlanmıştı. İç kısımlarında yeşil boyalar vardı, ancak genel olarak koyu ahşap rengini koruyordu. Gül ağacı olmalı diye geçirdi içinden. Sonra kendini toparladı ve şemsiyeciye doğru yürümeye başladı.

Sokak boştu. Muhtemelen yer altı mekanları geceleri işliyordu. Burayı daha önce hiç duymadığını fark etti. Daha önce hırsızlar dünyasında bile bunun konusu geçmemişti. Aslında bu yüzden, sokak daha da gizemli gelmeye başlamıştı. Burası gerçekten neresiydi? Kimler geliyordu? Mekanlar kimlere aitti ve neler yapılıyordu? Burası suç bölgesi miydi? Ne işe yaradığını anlamak için henüz erkendi, bu yüzden hırsız hafifçe şemsiye dükkânına doğru adımlarını hızlandırdı. Tepeden izleyen birinin olduğunu düşününce, yolun çok açıkta olduğunu hatırlamıştı.

Şemsiyeciye girdi hırsız.

Burası kocaman bir koridor gibiydi. Nerede çıkış olduğunu anlayamadan satıcı – evet? Dedi.

Şemsiyelerin arkasında onu göremiyordu ancak çok zaman kaybetmeden mavi bir şemsiyeyi eline alıp parasını uzattı. Adam parayı aldı, hiç konuşmadan şemsiyelerin ardında seçilemez halde kalmaya devam etti.

Hırsız kapıdan çıktığında bir şahin sesinin kulaklarını çınlattığını fark etti. Bu onda bir gülümseme ve hatta rahatlama hissettirmişti. Gelmiş olmalıydılar.

Tilki ağacının altına ilerlerken güneşin batmasına biraz daha zaman olduğu için mutluydu. Bu sokak hava karardığında neye dönüşüyordu, görmek istediğine emin değildi.  Dev kütüğü, dev bir tilki şeklinde oyulmuş olan ve neredeyse tüm sokağa gölgesini bahşedecek kadar büyük olan ağacın altına gitti. Muhteşem bir ağaçtı. Çölde bu kadar beslenmiş bir ağacı bulmak neredeyse imkânsızdı. Ama her noktada, her zaman, aynı iklim koşulları olmayabiliyordu. Ya da büyü bu işin asıl mimarı da olabilirdi. İşin, detayını bilmek için araştırmak gerekirdi.

Hırsızın, bunlara kafasını yormasını engelleyen şey karşıdan gelen kadındı. Bu kesinlikle Tori’nin kardeşi olabilir diye düşündü hırsız. Ona çok benziyordu. Aynı koyu renk tene, aynı güzellikte yüze ve aynı derecede koyu saçlara sahipti. Saçları parlak kıvırcıklar halinde beline kadar iniyorlardı. Yakınına gelip gülümsediğinde, Tori’den farklı olduğunu gördüğü tek şey, koyu lacivert gözleriydi. Kız bütün dişlerini göstererek gülümsedi. Çok zarifti ama aynı zamanda harika bir enerjisi vardı.

  • Şemsiyeyi ben alabilirim.

Hırsız dalgınlıkla şemsiyeyi ona uzattı.

  • Buraya gelebildğinize çok sevindim. Diğerleri içerde. Herkes nerede?
  • Alexander yukarıda ama diğerleri yoldadır. Gerçi az önce Şahin sesi duydum gelmişlerdir belki de.
  • Ah, o benim. Ama abimi görmese, geri dönemezdi, yaklaşmışlardır.

Sonra kadın, kıvırcık saçlarını bir seferde sağ tarafına geçirerek, çatıya kaldırdı gözlerini. Gülümsemesi genişledi. Gözlerindeki parlama o kadar büyüktü ki, hırsız bir an için kıskançlık hissiyle boğuştuğunu fark etti. Birini gördüğüne hiç bu kadar sevindiğini hatırlamıyordu ya da görüldüğünde, onun için bu kadar mutlu olan birine de hiç sahip olmamıştı.

  • Sembolleriyle mi? diye sordu hırsıza bakmadan. Ama sesi şefkatli çıkmıştı.
  • Evet, her ne işe yarıyorlarsa, hala tam olarak anlayamadım.
  • Sokağı tarıyorlar. Büyücülere karşı onu uyaracaklar. Bu arada kendimi tanıtmamıştım. Ben Safir.

Hırsız gülümsedi. Safir onun elini sıkmak için uzatmıştı, ellerinin üzeri birbirinden farklı sembollerden oluşan dövmelerle kaplıydı. Hırsız da uzandı ve Safir’in elini sıkarken gülümsemesini genişletti.

Bu sırada şahinin çığlığıyla Safir gözlerini kıstı ve endişeli bir şekilde gök yüzüne baktı. Sonra bir anda bakışları monkun yönüne döndü. Alexander yerinde yoktu ve rünlerin etrafında hafif şefaf bir ışık oluşmuştu. Kadın endişeyle gözlerini açıp, hırsıza baktı. Dudakları arasından kısık bir korkuyla çıkan tek kelime vardı;

  • Büyücü.

 

Çöl Hırsızları – 8 ‘Haber’  

 

Şehir iyiden iyiye kalabalık olmuştu.

Ekip, öğlenin gelişiyle birlikte, Alexander’ın her birine verdiği kolyeleri takmaya başlamıştı. Hava kararmadan sarayın yakınlarına gitmenin yolunu bulacaklardı. Hanın en üst katında yer alan 5 bölmeli ve bütün katı kaplayan odada, hırsızın henüz tanımadığı ekibin geri kalanından haber bekleniyor, plan tazeleniyor ve beyaz prense karşı durabilmek için yollar düşünülüyordu. 5 ana kişi olmak yeterliydi, ancak nedense diğer 5 kişi için endişe büyüktü. Tori, bir konuşma sırasında özetlerken geride kalanları ‘görünmez kahramanlar’ olarak isimlendirmişti. Bu, onların önemini hırsıza yeterince anlatmıştı.

Alexander’ın onlara verdiği kolyeyi incelerken, yatağın ucuna oturan hırsız, bu etrafında dönen seslerden uzaktı. Bu işte sadece ona verilen görevi gerçekleştireceği an için vardı. Sonra monkun sesiyle gözlerini yukarı kaldırdı.

  • O kolye seni uzun bir süre büyüden koruyacak. Beyaz prensin direkt büyüsüne maruz kalmadığın sürece de işe yarayacağına inanıyorum. Sadece çatlatmamaya çalış.
  • Madem öyle plastik kullansaydık.
  • Ah evet ben de bunu isterdim.

Alexander bunu parlak bir gülümsemeyle söylerken, hırsızın yanına oturdu. Güven verici ve çok sakin bir karakterdi. Her ne kadar gerçekten zararsız görünse de, hırsız onun da içinde bir karanlığı olduğuna nedense emindi. Bu ekipte bunun tersi bir durum ona gerçek dışı geliyordu.  Her şeye rağmen onun sevişemiyor olması hayal kırıklığıydı.

Hırsız, tüm karmaşadan ve karanlık gelecekten kendini soyutlamaya çalışarak monkun harika cildine dalmıştı ki, cama vuran bir gaga sesi onu yerinden hoplattı. Buna karşın ilk gülümseyen Kaşmir olmuştu. Sanki her seferinde neler düşündüğünü duyabiliyor gibiydi.

Tori, cama gelen şahin için hızlıca pencereyi açtı. Gergindi. Bu bir haber anlamına geliyordu. Kaşmir de az önceki gülümsemesine rağmen bir anda değişmiş, gerginlikle suratını buruşturmuştu. Kaşları çatılmış ve bir an kısa bir iç çekmişti. Konu muhtemelen geride kalanlardı. Şafak da bir anda ayaklanırken bunu onaylarcasına endişeliydi. Tori masaya yaslandı ve şahinin eline yerleşmesine izin verip, yavaşça başını okşadı. Şahinin başının arkasında mor tüyler vardı. Bu nasıl olabilirdi ki?

Tori, şahine yaklaştı ve neredeyse fısıltı denebilecek kadar kısık bir sesle hırsızın anlayamadığı bir dille konuştu. Şahin, Tori’nin gözlerine bakıyordu. Ne söylediğini anladığını o kadar belli ediyordu ki, hırsız aralarındaki iletişimi kıskandığını hissetti. Muhteşemdi.

Sonra şahin küçük ve kısa aralıklarla birkaç ses çıkardı. Bu arada Tori kaşlarını çatmıştı. Gözlerinden çıkan öfke neredeyse gerçek bir aleve dönüşecek kadar gerçekti. Birkaç saniye sonra şahini bırakmadan telaşla konuştu;

  • Safir ve iki suikastçı Tilki Bahçesi’ndeymiş. Atlılardan kurtulmayı başarmışlar ama çok uzun süre saklanabileceğini düşünmüyor. Onu almamızı istemiş.

Hırsız, bir an tüm suikastçıların şahinlerle konuşabilme ihtimalini düşündü. Not göndermeden nasıl haberleşiyorlardı ki? Bunu daha fazla düşünmesine engel olan Şafak’ın sesi oldu.

  • O zaman Alexander önden sen git. Büyücülerden birinin orada olup olmadığını söyle bize. Kolyelerimiz var ama yine de temkinli olmak gerekli. Hırsız biraz daha burada kalmak zorunda.
  • Hayır! Ben de geliyorum, nasıl yani?
  • Bunu yapmak işinin içinde yok. Bu özel bir durum.
  • Takım olduğumuzu sanıyordum. Tek çalışan birinin buna alışmış olması bile zordur, bence beni de kullanabilirsiniz.

Kaşmir’in ve Tori’nin gerginliği, hipnoz edici bir gülümsemeyle yeniden dağılmıştı. Sanki onunla gurur duyduğunu söylemek ister gibi kısa bir bakış atmıştı ikisi de, ancak yine de bu ifade o kadar kısa sürmüştü ki, hırsız emin olamamıştı. Şafak, hafifçe başını salladı.

  • Pekâlâ, bunu duymak güzel. O halde, sen de Alexander’la git. Eminim onunla ilerleyebilecek kadar hızlısındır. Biz biraz daha fark edilebilir kalıyoruz büyücüler için. İlgiyi çekmek istemeyiz.
  • Ah, konu yine benim boyumun kısa olmasına mı geliyor?

Odadakiler gülümsedi. En azından birkaç saniyeliğine endişeyi dağıtmayı başarmış olduğu için hırsız da iyi hissediyordu. Kapının arkasına asmış olduğu hançer kemerini aldı ve beline hızlıca bağladı.

  • Gidelim monk. Dedi kendinden emin ve korkusuzca.

Alexander ceketini giyinirken gülümsedi tüm güzelliğiyle. – Önden buyurun, hırsız. Dedi. Monk çıkarken odadakilere selam verdi ve kapının kapanışıyla, şahinin kanat çırpmaya başladığının habercisi çığlığı aynı anda duyuldu.

***

Handan dışarı çıkarken, güneşin hala tepede olmasından memnun ama yine de temkinli yürümeye başladı ikili. Bir süre sonra çatıları kullanmaları gerekecekti. Ancak şimdilik, şehrin merkezini geçerken bunu yapmamaya karar verdiler.

  • Söylesene Safir kim?
  • Tori’nin kız kardeşi. Diye doğal bir şekilde cevapladı monk. Bu sırada, hangi sokağa gireceğini seçmeye çalışıyor ancak hızlı adımlarla yürümeye de devam ediyordu.

Hırsızın gözleri o kadar büyük açılmıştı ki, yan gözle bunu gören monk gülümsemesini genişletti.

  • Biliyor musun, beni sürekli gülümsetiyorsun.
  • Bunu iyi anlamda mı algılamalıyım?
  • Evet kesinlikle. Dedi Alexander ve yeniden hafifçe gülümsedi. Sonra bir sokağa doğru emin adımlarla yönünü belirledi.

Hırsız, bir an için onun aslında gülmeye çok yatkın biri olduğunu düşündü. Çünkü kendisini öyle eğlenceli biri olarak görememişti hiçbir zaman.

Sonra yeniden Safir’i düşündü. Şahinin bu kadar net haber taşıması bu yüzden mümkün olmuştu demek ki. O da bu gene sahip olmalıydı.

  • O da mı şahinlerle anlaşıyor.
  • Evet loncadaki görevi bu, Tori gibi. İkisi de bizim için bulunmaz nimet. Üstelik Safir, Tori’ye göre çok daha konuşkandır, onu daha çok seversin. Derken Monk hafifçe göz kırptı.
  • Ah, hayır Tori’ye karşı hislerim çok olumlu. Ama nedense hiç ailesi olacağını düşünmemiştim.
  • Tek ailesi o. Yani dışarıya içki içmek için davet eden bir suikastçıyı darmadağın edene kadar dövmüşlüğü var, çok düşkündür. Safir, hepimizin kız kardeşi gibi, umarım her şey yolunda gider.

Alexander, son kısmı biraz daha hüzünlü söylemişti. Endişelendiğini belli etmemeye çalışıyordu ancak anlaşılan herkes atlıların ve beyaz prensin gücünden çekiniyordu. Bu, iyi bir şey diye geçirdi içinden hırsız. Bu, tedbirli olmayı sağlardı.

Monk hızla kendini bir balkona çekti ve birkaç adımda çatıya çıktı. Hırsız, onun bu kadar çevik olabileceğini düşünmediğini şaşkınlıkla fark etti. Belki bu yeteneğinin sebebi de, hırsızın var olduğunu düşündüğü içindeki karanlık kısımdı. Hırsız onun gözden kaybolmaya başladığını fark edince, kafasındakilerden kurtuldu ve aynı şekilde çatıya çıktı. Hırsız için bu şaşılacak bir şey değildi. O, çevikti. İşi, buydu. Sadece Safir’i kurtarabilecek kadar çevik olmayı umdu.

 

 

Çöl Hırsızları – 7

 

4 duvarın arasına hapsolmuş bir şekilde ne olacak korkusuyla beklemekten çok daha iyiydi dışarıda olmak. Her ne kadar daha riskli olsa da, bu işin olup bitmesini sağlamanın tek yolu buydu. Hırsız, hayatının en zor işlerinden birine dahil olduğunu biliyordu. Üstelik anlayamadığı çok fazla şey vardı. Tanımadığı bir sürü etken, kafasında sınırlarını aşamadığı çok iş dönüp duruyordu.

Küçük bir sokağın köşesinde, yine sokağa uygun minnacık bir mekanda kahvaltı ediyorlardı. Şafak, sabahın bu aydınlık zamanını süvarilerce uygun bir zaman dilimi olarak görmüyordu. Onlar için, dinlenme zamanıydı. Aydınlıkta olmak artık tehlikeli değildi. Şu anda bir grup arkadaş olarak, birer kahve içmek için buraya geldikleri hissini veriyorlardı. Bu kalabalık hırsıza Şafak’ın aksine tehlikeli geliyor olsa da, hırsızın hoşuna gidiyordu. Tehlike içinde kendini güvende hissediyordu. Çözümleyemediği bir bağlılık oluşmuştu sanki. Elbette onlara o kadar da güvenmiyordu. Ancak kazık yiyene kadar onların arkasını kollardı.

Hırsız, İçeri jilet kadar muntazam, bordo bir ceket ve pantolonla giriş yapan, neredeyse 1.90 boyunda bakılası bir bedene sahip olan adamın dikkatini çekmesine izin vermemek için durgunlaşmıştı. Ancak çok kısa zamanda masanın etrafına yayılmış 3 boş tabureden birine oturduğunda, hırsız da şaşkınlıkla soluğunu tutmak zorunda kaldı. Onu tanımıyordu. Ancak neredeyse tanrının çizdiği en güzel yüzlerden birini taşıdığına emindi. Geniş çerçeveli gözleri, sütlü çikolata renginde parlıyordu. Üzerinde kendini bonkörce sergileyen kaşları, muntazam ancak ince olmadığı için çok erkeksiydi. Yüzü çenesine doğru hafifçe sivrileşiyor ve kirli sakallarının koyu kestane renginin arasında kızıl kıl uçları yansıma yapıyordu. Saçları oldukça sık bir şekilde muntazam kafasını kaplıyordu, özenle taranmışlardı, ancak yine de dalgalı saçları inatçı birkaç telle hareketli görünüyordu. Kömür kadar siyah saç telleri diye geçirdi içinden hırsız. Hayran kaldığını saklama zahmetine girmemeye karar vermişti son anda.

Masaya oturan adam önce, ancak bir meleğin sahip olabileceği etkileyicilikte hırsıza hafifçe başıyla selam verdi. Masadaki tek kadın olduğunu hatırlayan hırsız, onun sıcacık gülümsemesine karşılık istem dışı gülümsedi. Ama masada dizili diğer erkeklerin, hırsızın bu elini ayağına dolaştıran enerjiyi fark edebildiğinden emin değildi. Yine de hepsinin de bir an için sırıttığını gördüğüne yemin edebilirdi.

Şafak masada ilk konuşan oldu. Hırsızın kendine gelmesini sağlamıştı. En yüksek kulesinden atladığı bir şatodan, hızlıca yere düşmeye başlamış gibi hissediyordu. Hayal sona ermişti.

  • Tam zamanında Alexander.
  • Her zaman patron. Herkesi iyi görmek güzel. Biraz endişelenmiştim.

Hırsız koyu bir aksana sahip olan adamın ismini geçiriyordu aklından ‘Alexander’. Kim olduğunu hala bilmiyordu ancak kimseden etkilenemeyeceğini düşündüğü anların yanından hızlıca uçup gittiğini hissediyordu. Parmaklarının uçlarına kadar yayılan karıncalanma hissi, onun kalbini ağrıtmıştı. ‘Çok güzel bir adam’ diye geçirdi içinden.

  • Çok saçma. Dedi yüksek sesle söylediğini fark etmeden. Gözlerini zemine dikmişti. Düşünmek çok yavaş geçen bir eylem gibi hissediyordu. Saymak zorunda olduğu günleri olan bir mahkûmunki kadar yavaş geçiyordu.

Juno o ışıldayan gülümsemelerinden birini sunarken, muzur bir sesle konuşmayı tercih etmişti.

  • Evet biraz saçmadır. Üzerine atlamak isteği uyandırıyor değil mi?
  • Şey…

Hırsız dalgınlıkla cevap verdiğini ve kimin, ona ne sorduğunu anladığında gözlerini kocaman açıp, başını kaldırdı. Bu kez şapşal gibi görünebilecek kadar yüksek sesle konuşmuştu.  Herkesin bir iki kez karizmasını kaybettiği anlar olurdu hayatta.

  • Nasıl yani?
  • Alexander, bahsettiğim monkumuz. Dedi Şafak ikisi arasındaki konuşmaya izin vermeden.

Bu hareket, hırsızın daha zor bir duruma düşmesini engellemişti.  Zamanlama çok başarılıydı.

  • Monk mu? Hırsızın gözleri daha da kocamandı artık.

Alexander’ın genişleyen gülümsemesine karşılık kamaşan gözleri onunla buluştu. Aslında bu bakış içerisinde büyük bir şaşkınlık ve anlamaya çalışma ihtiyacı vardı. Monk gülümsemesinin en ışıltılı haliyle cevap verdi.

  • Yani sevişemiyorum, üzgünüm. Dudağıyla yaptığı hipnoz edici mimik karşısında, hırsız onun ne dediğini neredeyse anlamamıştı. Ancak masadakilerin kahkahası onu ayılttı. Kahkaha seremonisi ardında anlamlanan kelimeler gözlerini monk’dan kaçırıp, önündeki peyniri yemesine neden oldu.
  • Sana yanlış bir kariyer seçmiş olduğunu söylemekten hiç sıkılmayacağım. Juno’nun yorumu masadaki diğerleriyle beraber bu kez Şafak’ın da gülümsemesini sağlamıştı.
  • Ah, evet arkadaşım, evet kesinlikle bu hiç doğru bir kariyer olmadı.

Alexander’ın içten ve sıcak gülümsemesi yine de hırsızın üzerindeydi. Aptal gibi hissetmesini engellemeye çalışıyordu sanki. Hırsız, hafifçe gülümsedi ancak konudan uzak kalabilmek için peynirlerine geri döndü.

Bir süre masadaki herkes aynı şeyi yapmıştı. Alexander’in gelişiyle birlikte kahvaltı daha ilginç bir hal almıştı. Herkes acıkmış, sessizlik, birkaç dakika sonra gelecek olan aşırı ciddi ve basık havaya hazırlık tadındaydı. Keyifli kalmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ama bildikleri tek şey, ileriki günlerde bu anın kolay kolay gelmeyeceğiydi.

Hırsız peynirini yutmadan önce düşünüyordu. Bir monklarının olması harikaydı ama bazen beyaz prensi, yapabileceklerini düşündükçe kimsenin onları kolay kolay kurtaramayacağını hissediyordu. İçindeki korku parçacıkları hareketlenmişti. Başını sarayın yönüne doğru çevirdi. Şu anda göremiyordu ama duvarların kudretini her bir parçasıyla hissediyordu.

 

 

 

ÇÖL HIRSIZLARI -6

 

Uyuya kaldığını biliyordu. Hırsız, üzerini örten kimdi göremedi, yine de hayal meyal gördüğü siluetin Tori’ye benzediğini düşündü. Çekingen ve soğuktu ama yumuşak kalpli olduğuna da emindi. Nedense onda böyle bir etki bırakmıştı. Bakışlarının sıcak olduğunu düşündü. Üstelik çok etkileyici bir gücü vardı. Şahinler kaç kişi için uçardı ki?

Kapı hızla vurulduğunda önce inat etti uyanmamak için. Ancak bu ses biraz daha yüksek hale gelince, duymazlıktan gelmek çok daha zordu. Bu yüzden kendini sakinleştiremeden fırladı ayağa. Şafak içeri girmişti. Ter içindeydi ve çantasını fırlatır fırlatmaz, cama koşmuştu. Herkes tedirgin bir şekilde ayağa kalkmıştı. Onu izlemek ve sessizce kuğu kadar akıcı hareket etmesini izlemek güzeldi yine de onun kadar heybetli bir adamın endişelenmiş olması, tedirgin edici oluyordu. Üstelik şimdiye kadarki tüm süreçlerde aralarında en sakin ve kendine güveni en çok olan oydu. Şimdi de bir şeyden korkuyor gibi değil daha çok anlamaya çalışıyor gibiydi.

  • Şehri süvariler dolaşıyor.
  • Genelde bu hep olur. Dedi sakince hırsız. Aralarında ilk yorum yapan yine kendisi olmuştu. Bu tez canlılığından nefret ediyordu.
  • Onlar değil. Beyazlar dolaşıyor.

Hırsız gözlerini kocaman açtı. Kaşmir ‘ah harika’ derken kendini sandalyeye bırakmıştı. Tori tepki vermedi, ancak düşüncelere daldığı kesindi. Beyazlar 10 kişilerdi. Özel bir ekipti. Onlarla karşılaşmayı kimse istemezdi. Üstelik şehir halkı da Beyazlar ortada dolaştığında, işlerin yolunda gitmediğini bilirdi. Hırsız, onlarla ilgili duyduğu hikayeleri düşündü. Büyücüler tarafından korunuyorlardı ancak güçlerinin benzeri olmadığından da bahsediliyordu. Sadece birinin yok ettiği ordulardan bahsedildiği olurdu şehirde. Komutanları Kans. Beyaz prens deniyordu ona. Hırsız nedenini hiç bilememişti, onu hiç görme talihsizliği olmamıştı. Fakat artık o şerefe de nail olacak kadar bela bir işe bulaşmış olduğunu anlamıştı.

Sarayın çok geniş bir şehir istihbaratı vardı. Hiç tahmin edilemeyen kişiler, farkına bile varmadan, sizin bütün aile ağacınızı öğrenebilirdi. Çok yetenekli istihbaratçıları saray için durmadan bilgi taşırdı. Onların bu takdire şayan yetenekleri ödeme olarak da elbette ki bol keseden karşılığını görürdü. Saray için bilgi değerliydi. Hem de çok.

  • Şahinler ne zaman gelir Tori?
  • Yarım günden fazla oldu, 1-2 saate gelmiş olurlar.
  • Şehirde dolaşmanız sorun olacak gibi gözüküyor, her kimden bilgi gittiyse, artık neye benzediğinizi de biliyor olabilirler. Kaşmir, ekibi, hepsini buraya çağır olur mu? Ama dikkatli olsunlar.
  • Peki bu daireyi bulamayacaklarına nasıl emin olabiliyorsun? Diye sordu tedirgin olan hırsız.
  • Burası güvenli, sorun yok.

Şafak ilk kez açıklama yapmadan konuyu kapatmıştı. Her neyse nedeni, bu konuda oldukça emindi. Hırsız, dairenin içini inceledi. Burası neresi? Dedi içinden. Görünenden fazlası olabilir miydi?

 

 

Gece saatlerine kadar diğer ekip arkadaşlarından endişeyle haber toplamaya çalışan Kaşmir, hiç oturmadan, dairenin içinde bir oraya, bir buraya hareket ediyordu. O kadar korkuyor ve o kadar tedirgin oluyordu ki, hırsız bu endişeden ötürü buruk hissediyordu. Aralarındaki bağ çok özel olmalıydı. Hırsızlarda böyle şeyler olmazdı. Kimseyle iki kez çalışamazdınız bazen. Kimseye güvenemezdiniz ve kimseden yardım isteyemezdiniz. Ortak bir çıkar için harekete geçerdi loncalar. Diğer türlü, daima tek başınaydılar. Bu yüzden bu endişeyi anlamak güçtü onun için ancak birinin kendi içinde aynı şekilde tedirgin olmasını isteyebileceğini düşünmeden edemiyordu.

6 saatten fazla geçmişti…

Gecenin sessizliğinde, Tori şahinlerinin anlattıklarını düzenlerken, herkes sessizce köşesinde oturuyordu. Kaşmir ve Şafak ara ara plan yapmaya çalışıyordu ancak yine de bu oldukça kısa sürüyordu çünkü hemen kafaları dağılıyordu. Hala hiçbir şey yerli yerinde olmadığı gibi, değişen duvarlarla beraber plan tamamen farklılaşmak zorunda kalmış, bir de üzerine endişe eklenmişti; yani beyazlar.

Şehrin bütün sessizliğinde toynak sesleri sokağa girdiğinde, herkesin gözleri fal taşı gibi açıldı.  Pencereye doğru yaklaşıp aşağı bakmaları birkaç saniyelerini almıştı. Hiçbir lekesi olmayan gri bir at üzerinde, kim olduğunu göremedikleri çünkü cübbesiyle tamamen başını örtmüş bir atlı geçiyordu. Beyazlardandı. At o kadar uzundu ki, bu şehirde bu atlar sadece onların olabilirdi. Üstelik atın parlaklığı da üzerinde büyü olduğunu anlatır gibi ışıl ışıldı. Kimse, hırsız kadar tedirgin görünmüyordu. Çünkü hırsız hala anlayamıyordu bu dairenin ne olduğunu. Nasıl olurda bekledikleri bu yerde, bu kadar güçlü bir istihbarat şehriyken bulunamazlardı ki? Süvarilerin bulamadıkları biri var mıydı? Şimdiye kadar duyulmamış şeydi.

Atlı apartmanın tam kapısının önünde durdu. Hırsız, soluğunu tuttuğunu fark etmişti. Gözleri kocaman açılmış, içerdekilerin tepkilerini gözlüyordu. Kaşmir, bunu fark etmiş gibi rahatlatıcı bir bakış atmıştı buz mavisi gözleriyle. Ama nasıl olduğunu açıklamadıkları sürece, burada güvende olduğuna inanası gelmiyordu bir türlü.

Süvari cübbesini açmadı ama yavaşça başını kaldırdı yukarıya doğru. Tam da oldukları cama doğru. Hırsız, kaşlarını kaldırmıştı, hala görülemez olduklarına inanıyor olmaları gerçekten gamsızlık gibi geliyordu. Binicinin gözlerinin bir an için beyaz parladığını sandı hırsız ama şu an da aşırı stresten hayal gördüğünü düşündü.

Sonra gerçekten de süvari başını indirdi ve sokakta ilerlemeye devam etti. Ya hakikaten hiçbir şey fark etmemişti. Ya da ne olup bittiğini fark ettiği için daha akıllıca bir planla buraya gelecekti. Her iki durum da korkutucu geliyordu. Beyazların bile göremediği bir dairenin içinde olmak da çok rahatlatıcı değildi hırsız için? Alamadığı şeyler onu çok rahatsız ediyordu. Aksi gibi bu iş daha başlamadan, aslında hiçbir şeyi anlayamıyor olduğunu görmüştü.

  • Biri lütfen söyleyebilir mi? Nasıl oluyor da görülemiyoruz?
  • Bir keşişimiz var da ondan.

Cevap veren Kaşmir’di. zaten bu ekipte konuşmaya meyilli tek kişi o gibi hissetmeye başlamıştı hırsız. Bu, onu, ona daha yakın olmaya itiyordu. Tek sebep bu değildi elbet. Gülümseme kısmını düşünmeden bu konuyu geçiştirdi.

  • Keşiş mi? Buralar da olmadığını sanıyordum.
  • Herkesin evinde dua ettiğini biliyoruz ama başka bir sürü özelliğe sahip komşu şehirleriniz olduğunu fark ettin mi?

Hırsız buna cevap vermedi. Haklı olabilirdi. Şehirden daha önce hiç dışarı çıkmamıştı. Çıkabileceğine de inanmıyordu. Babasının öğütlerinden biriydi. Başın belada bile olsa bildiğin ve her konusuna hakim olduğun bir şehirde her zaman güvende olacağının söylemişti. Adamcağız bu işlere bulaşacağımı düşünememişti muhtemelen, diye geçirdi aklından. Hırsız yeniden aşağıya baktı. Sokak boştu, herşey yolunda gözüküyordu. Keşişle korunan bir dairede olduğunu bilmek içini rahatlatmıştı aslında. Her ne kadar anlamadığı bir iş olsa da, tanrıların kutsallığı, büyüden daha güvenli hissettiriyordu. Bu işleri daha dayanılır yapıyordu. Sonra, kimsenin konuşmadığı atmosferde Tori’nin sesi duyuldu.

  • Harita tamam, hadi başlayalım.

Hırsız iç çekti. Hiç vazgeçmeyecekler diye düşünürken, endişeyle saraya ve süvarilerin binasına bakıyordu.

 

 

 

 

 

ÇÖL HIRSIZLARI – 5

 

Yıkık dökük olan yeşil evin manzarası doğrudan saraya bakıyordu. İyi bir uykudan daha güzeli, heyecan dolu olması muhtemel bir güne uyanmaktı. Normalde bu harabeyi bile tutmak için bir sürü para saçmış olmak gerekirdi. Ancak zaten aslında her kimse Şafak’ın para sorunu olmadığı çok açıktı. Hırsız, onun gerçekte kim olduğunu merak etmemeye çalışıyordu. Ancak elinde değildi. İnanılmaz bir geçmişi olduğuna emindi. Bu kadar para nereden geliyordu? Bu hırs, saraya karşı olan bu tutum nereden kaynaklanıyordu? Bunların hiç birinin açıklamasını öğrenemeyecekti muhtemelen.

Evin içi boştu. Burası 1 odalı bir yerdi. Mutfak girişin hemen yanında, darmadağın taşlarıyla iki tezgahtan oluşuyordu. Öte yandan odada cama yakın bir yerde, tek kişilik bir yatak ve koyu sarı bir battaniye vardı. Pencerenin diğer tarafındaki duvarın önü tamamen büyük minderlerle kaplıydı. Hepsi siyahtı. Başka kumaş israf etmek istememiş gibiydiler. Odanın tam ortasındaysa tek bir tahta, kare masa vardı. 4 kişilik bir masaydı bu. Ancak 5 tane tahta sandalye dizilmişti etrafına. Tıkış tıkıştı ama muhtemelen ihtiyaç kadarlardı. Sıcak bir çöl şehri evine özgü keten tül perdeleri, yerlere kadar uzanıyorlardı. Hatta buraya girdiğinde, sarayı iyice görebilmek için yaptığı ilk iş onları açmak olmuştu. Tabii ki şömine yoktu, ancak bunun yerine içeriyi serinletmek için girişle, diğer pencerenin üst kısmında karşılıklı ince bir pencere kısmı vardı. Rüzgarın içeri girerek, hava akımını oluşturması için harika bir çözümdü.

Sarayı izlemek için dün gece çok zamanı olmamıştı. Uyku onu çabuk esir almıştı. Ancak şimdi güneşin kavuran ışığıyla onu seyretmek daha güzeldi. Saray o kadar büyüktü ki, onun her yerini keşfetmek muhtemelen 1 ayını alırdı. Bu yüzden suikastçılardan bir keşif ekibinin oluşturulmuş olması oldukça akıllıcaydı. Bunu kabul etmek zorundaydı. Her ne kadar onlara güvenmiyor olsa da, Şafak için elinde olmadan bir güven oluşmuştu içinde. En azından işi tamamlayana kadar korunacağına emindi.

Loncadan şimdilik kimse aramaya başlamamıştı ama muhtemelen birkaç güne başlayacaklardı. O zaman soracaklardı; ‘Neyin peşindesin?’

Para işin içindeyse hırsızlar yalnız çalışmak için sessiz kalırdı. Bu yüzden bu işin içinde çok para olduğunu bileceklerdi. Lonca da bu işten pay almak için sahiplenme oyunu oynayacaktı ancak bu konuda neyse ki hırsız da ta en baştan önlemini almıştı. Loncayla her zaman bir mesafesi olmuştu. Onu arayıp soran birkaç kişi olurdu, en tepedeki adamlarla iletişim kurmaktan her zaman kaçınmıştı. Ne kadar büyük adamlarla iş yaparsanız, hırsız loncası o kadar sizi kendi malı olarak görmeye başlardı. Bu da babasından öğrendiği en önemli şeydi. Babasının hırsızlar arasında daha büyük bir ünü vardı. Ta ki saraylı muhafızlar tarafından öldürülene dek. Bu çok sevimsiz bir hikâyeydi ama yine de bu ana kadar onda saray fobisi oluşturduğunu fark etmemişti. İşi kabul etmekte bu kadar zorlanmasındaki temel sebep buydu. Bir muhafız tarafından öldürülmek de değil, babasının anısının dibinde olmak onu geriyordu.

Bu düşüncelere dalmışken, kapının çalınışıyla yerinden zıpladı. Sonra gülümsedi, kapıya doğru giderken ‘tam zamanında, açlıktan ölmek üzereydim’ diye söylendi.

  • Evet tahmin edebiliyorum. Biraz geciktim ama buna değecek.

Kaşmir, ona sadece bir kere bakıp içeri girdi. Elinde kese kağıdı vardı ve içi birkaç paketle doluydu. Bunlar her neyse, girdiği andan itibaren kokusuyla hırsızı başını döndürmüştü. Suikastçı masaya paketi bıraktıktan sonra camın önüne gidip, saraya doğru baktı. Kollarını bağlamış, bir anda sessizleşmişti. Önce biraz daha yaklaşıp, emin olmaya çalışıyor gibi gözlerini kıstı. Kıstığı gözleri arasından sanki buz mavisi gözleri ışık sızdırıyor gibi görünüyordu.

  • Çok güzel. Dedi hırsız iç çekerek. Bunu dediği an yüksek sesle konuştuğunu fark edip, gözlerini kocaman açtı. Kaşmir yan gözle ona bakıyordu.
  • Ne güzel?

Hırsız sırıttı ama konuşmadı. Kaşmir de irdelemedi, gözlerini yeniden saraya çevirdi. Ama keyfi kaçmış gibi görünüyordu. Çok ciddileşmişti. Etrafındaki aura değişmişti sanki.

  • Neyin var? Hırsız tedirgin bir şekilde sorarken, saraya çevirdi gözlerini.
  • Sarayın bahçesini değiştiriyorlar. Üstelik ana kapının önündeki duvarları da değiştirmişler.
  • Ne! Bugün mü?
  • Evet dün gece muhtemelen.
  • Nasıl bu kadar çabuk yapabilirler ki?
  • Büyücülerin ününü duymadın sanırım. Saray, askerlerinden çok büyücülere sahip olsaydı, yenilmez bir imparatorluk olurdu.

Kaşmir sıkıntıyla iç çekip, kendini pencereden uzaktaki mindere bıraktı. Sıkıntısı odanın her yerine kara bulutları çağırmıştı sanki. Hırsız, ona soru sormadı, yavaşça masaya gidip, bir şeyler yemek için oturdu. Sarayın bahçesi bir labirentti. Labirentlerin çözülmesi zaten başlı başına bir olaydı. Çözüldükten sonra tek bir duvarının bile değişmesi demek, işe baştan başlamaları anlamına gelirdi. Üstelik labirentlerin psikolojik baskısını da unutmamak gerekirdi. Hırsız küçükken, bir sınav sırasında labirent olmayan bir odada, sırf ona labirent olduğu söylendiği için kaybolmuştu. Bu, gerçek bir hikayeydi. Gerçekti ve zavallıydı.

  • Gerçekten büyücüler var mı? Onların efsane olduğunu düşünüyordum.
  • Değil. Zamanında soylarını tüketen bir kral vardı. Geriye 12 tane kaldılar ama 4 tanesi sarayda.

Hırsızın gözleri büyüdü. 4 tanesinin sarayda olması demek, eskiden her krallıkta bir büyücü iznini olması ihtiyacıyla karşılaştırılınca, korkutucuydu. Ayrıca o soy tüketen krala ne olduğu hakkında da hiçbir fikri yoktu. Onca büyücüyü öldürmeyi başarmışken, nasıl durdurulmuştu acaba.

  • Galiba seni düşündüğümüzden daha zor bir iş bekliyor hırsız.
  • Bence daha zor diye bir şey yok.
  • O kadar emin olmag. O bahçe tam bir cehennem.

Kapı çaldığında hırsız ayağa kalkmak için meğillenmişti ki, Kaşmir zaten çoktan oradaydı. Böyle zamanlarda öldürmek istedikleri kişinin ellerinden kurtulması gerçekten de imkansız görünüyordu. Çok hızlılardı, çok sessizlerdi. Bir hırsızın yeteneklerinden fazlasına sahiplerdi üstelik. Güçlü fizikleri vardı. Bu hız ve sessizlikle, kocaman bedenlere sahip olmak tanrı tarafından sunulan jestti. Öldürme konusunda teklemeyecek kadar da acımasızlardı. Bu da başka bir artıydı.

İçeriye giren zeytin kadar siyah gözleriyle, neredeyse öfkeli denilebilecek bir yüze sahipti. Üzerinde deri bir yelek ve bileklerine dolanmış başka derilerle, biraz tedirgin ediciydi. Saray muhafızları kadar kısa kesilmiş saçları, kafasının yuvarlak şeklini ortaya çıkarıyordu. Güzel bir yüzü vardı ama o kadar kızgın bakıyordu ki, onu inceleyecek kadar, ona bakamıyordunuz.

  • Şafak nerde?

Bunu soran Kaşmir’di. kapıyı kapatırken, sanki hırsız orda değilmiş gibi davranıyorlardı. Ancak bu iyi sayılabilirdi. Yemek yemekle meşgul bir kadın, kimsenin onu izlemesini istemezdi.

  • İşi varmış. Duvarlar değişmiş.
  • Evet, az önce fark ettim. Ne yapıyoruz?
  • Şahinleri yollamam gerek. Tamamen başka bir harita oluşmuştur muhtemelen.

Kaşmir, gözlerini hırsıza çevirdi ve bir an için yine o tebessümlerinden birini gönderdi. Hırsız üzerindeki gerginliğin kaybolduğunu hissetti.

  • Tori, hırsızımızla tanış.

Adam gözlerini, biraz daha sakince çevirdi hırsıza. Ama konuşmadı. Başıyla selam verdi. Sonra cama yaklaştı. Pencereyi açıp, dışarıya doğru ıslık çaldı. Birkaç dakika sonra cama akın eden iki şahin, pencereden içeri girip, Tori’nin kollarına kondular. Hırsızın gözleri, öylesine kocaman açılmıştı ki, sürekli şaşırmak zorunda kalacağı bu garip olayın içinde, bu yüzden muhtemelen göz ağrısı problemi çekmeye başlayacaktı.

Şahinler, sakince sahiplerine baktılar. İnsanın ruhunu okşayan bir tınıyla, hiç kimsenin haberdar olmadığı bir dille konuşmaya başladı Tori. Gözleri bir mürekkep kadar yoğun bir şekilde siyahla dolmuştu. Gözlerinin beyazlığı kalmamış, sanki içine şeytan girmiş gibi korkutucu bir şekilde kalmıştı. Onlara fısıldarcasına bir şeyler anlatıyordu. Kaşmir, bu durumu umursamıyormuşçasına bıraktı kendini minderine. Hırsız ise gözlerini ondan ayıramıyordu. Şahinler kısaca birkaç ses çıkardıktan sonra pencereden uçup kayboldular. Tori’nin gözleri normale dönmüştü.

  • Gerçekten mi? Dedi hırsız. Şaşkınlığı devam ediyordu. Hatta bu şaşkınlığın içinde hayranlık da vardı.
  • Onlar olmazsa haritayı nasıl çıkarabiliriz? Burası kaç dönüm haberin var mı?

Cevap veren Kaşmir’di. Tori konuşmamış, hatta gülümsememişti bile. Terslemiyordu ama çok ilginç bir şekilde çekingen davranıyordu. Hırsız, onu zorlamamaya karar verdi. Hayranlıkla, gidip minderlerden birine oturmasını izledi. Sonra masadaki yemeklerden yemeğe devam etti.

Her oyuncunun rolünün bu kadar büyük olması korkutucuydu. Ama şuan onlara neden ihtiyacı olduğunu daha iyi anlıyordu. Yalnız çalışmak da neydi? Mahşerin atlıları etrafını sarmıştı sanki. Bir an için kendini o kadar güçlü hissetti ki gülümsedi. Onu izleyen Kaşmir’in düşündüklerine duymuşçasına karşılık verişini de bu yüzden kaçırmıştı.

 

ÇÖL HIRSIZLARI – 4

 

Zifiri karanlık bir sokakta, iki kişinin sığması imkansız darlıkta bir alanda ilerliyorlardı. Bu yol gösterici her kimse, şehrin en pis ve fakir sokaklarından geçmek zorunda olmalarına değen biri olursa, hırsız kendini daha iyi hissedecekti. Bu sokakları bilirdi. Onlar için bile fazla karmaşık, tekinsiz yerlerdi. Cinayetlerden sorumlu topluluklar bile zaman zaman uzak durmayı tercih ederlerdi buradan.

Ama en önemli özelliği bu sokakların sonunda suikastçıların çeşmesinin olmasıydı. Yer altı mağaraları vardı, oranın girişinin habercisi büyük, buraya hiç uyumlu olmayan şahane bir heykeli olan, nefis bir çeşmeydi. Bu çeşmenin yüzyılları vardı, etrafındaki şehirleşmenin tamamen dışında, sabitti.

Suikastçılar içlerine dahil olmayı kolay kolay tercih etmediğiniz bir topluluktu. Apayrı bir dünyaları vardı. Onlardan birini bile tanımak demek, hayat boyu nerede ne konuştuğunuzun tartılması anlamına geliyordu. Üstelik bu sadece şehre özel bir durum da değildi, hiçbir başka toplulukta daha gevşek bir suikastçı topluluğu bulamazdınız. Birbirlerine sımsıkı bağlılardı. Ne yaptıklarını bilmeniz demek, onlara ya dahil olacağınız ya da muhtemelen hayatınızın bir köşesinde onlardan biri tarafından öldürülebileceğiniz anlamına geliyordu.

Şehirde de durum bu yüzden biraz karışıktı. Çünkü saray topluluğun gizeminden hoşnut değildi. Korkuyorlardı. Korkan bir saray ise gücünü sonuna kadar o korkuyu yok etmek için kullanabilirdi. Nitekim burada da durum böyleydi. Çok uzun zamandır saray, suikastçılara savaş açmıştı. İçlerine köstebekler sokmakla uğraşıp, farklı diyarlardan askerler getiriyorlardı. Ancak hiç biri 20 senedir onların topluluklarını ortaya çıkartmayı başaramamıştı. Buradaki suikastçılar, tüm diyarlarda bulunan meslektaşlarından yardım alıyorlardı. Korunmak önemliydi. Destek ne kadar büyür ve coğrafi olarak genişlerse, o kadar güçleniyorlardı. Yenilmez olan ünleri daha da büyüyordu. Aslında sarayın açtığı bu savaşta, buna neden olmuştu. Hem onların daha kalabalık, bağlı ve güçlü olmasını sağlamış hem de hiç dikkatleri üzerinde değilken, tüm soy ağaçlarının, tuvalet alışkanlıklarının, sevdikleri yemeklerin öğrenilmesine, buna benzer binlerce bilginin araştırılmasına neden olmuşlardı.

Bunlar aklından geçerken, hırsız durdu.

  • Suikastçı olma ihtimalin var mı?
  • Benim yok ama onun var.

Bunu söylerken Şafak parmağıyla, heykelin arkasındaki duvara yaslanmış, elindeki hançeri çevirip durarak bekleyen adamı gösterdi.

Hırsız dikkatle ona bakarken, nefesini tuttu. Bu işin içinde sarayın olması bir noktaya kadar dayanılırdı ama bir ucunun öldürme makinalarına dokunması, gözünde bu durumu daha da ciddi boyutlara taşımıştı. Adamın elleri o kadar seri ve yumuşaktı ki, hançerin hareket ettiği hale ne şekilde geldiğini hesaplamak imkansızdı, sadece yaptığı hareketle hipnoz olunabilirdi. Yaklaştıkça, karanlığın içinde bile belli olan koyu kızıl – siyah saçlarının kısa bir at kuyruğu şeklinde sağ omzundan sarktığını fark etti. Kumaş gibi parlayan saçları vardı. Birkaç kısa perçemse, gözlerinin üzerine düşmüştü. İster istemez, saçlarını kıskanan bir kadın olarak hırsız kendi saçlarına dokundu. Bu şekilde olmasını nasıl sağlıyordu ki?

Başını onlara kaldırırken, hırsız, adamın buz mavi gözlerinin, neredeyse beyaza yakın rengiyle parladığına yemin edebilirdi. Bir an için gözlerini alan renge bakmadan, Şafak’ın peşinden ilerledi. Hırsızlar ve suikastçılar bir araya gelmezdi. Bu çok nadir olurdu.

  • En son savaş çıkmıştı, diye yüksek sesle tamamladı hırsız düşüncesini.
  • Evet, 100 yıl önce dedi duvara yaslı adam. Elindeki hançerle oynamayı hala bırakmamıştı.

Şafak kaşlarını kaldırırken, hafifçe tebessüm etti. Akrep ve yılanı aynı kovaya koymak gibiydi bu. Ama iş için şarttı. Hırsız da iyice yaklaştığında kollarını bağladı. Bir işte kendinden emin görünmek her zaman kazandırırdı. Üstelik burada kimseye güvenmiyordu. Şu an onu ne kadar kolay öldürüp, ortadan kaldırabileceklerini düşündü. Bir an içi titremişti.

  • Lütfen bana ismini söyleme olur mu?

Suikastçı, muhtemelen hiçbir kadının direnemeyeceği kadar seksi bir gülümseme sundu önce. Hırsız, bu işin sadece bu gülümsemelere değebileceğini düşündü, istemsiz yutkundu.

  • Kaşmir.
  • Nasıl?
  • İsmim, Kaşmir.

Hırsız nefes çekti, alnını ovuşturdu sıkıntıyla.

  • Neden ikinizde bu kadar hevesliniz isimlerinizi söylemek için acaba.

Kaşmir yeniden gülümsedi. Aynı derece de seksiydi. Ne şafak, ne de Kaşmir ona ismini sormuyorlardı. Bunun iki nedeni olabilirdi. Ya yeterince önemsemiyorlardı, işleri birince kuyuya atabilirlerdi. Ya da korkuyorlardı ve yine işleri bittiği an, vakit bulduklarında kuyuya atabilirlerdi. 1.60 olduğunu düşünüp, iki dev adama bakarken hırsız, bu işin sebebinin muhtemelen ilki olduğu gerçeğini kabul etti. Yine de ismini söylememe konusunda kararlıydı. Hırsızlar, bunu sık sık yapmazlardı. İsim tehlike demekti. İçine girdiğiniz tehlikeden sıyrılmanızı imkansız hale getirirdi.

  • Yol gösterici demiştim ya, Kaşmir sarayın haritası üzerinde çalışan ekibin lideri.
  • Ah bir de ekip var tabii. Dedi hırsız, bunalmış.

Şafak ve Kaşmir birbirlerine bakıp, tebessüm ettiklerinde, çok fazla konuşmaması gerektiğini fark etti. Korktuğunu yeterine açık etmişti. Daha fazlası, daha tehlikeli olurdu.

  • Evet ekip var. Biz 3 kişiyiz. Saray ve özellikle bahçesinin haritasında neler keşfettiğimizi öğrenmezsen, işini yapamazsın. Buna rağmen imkansız olduğunu düşünüyorum, haberin olsun.
  • İçim rahatladı, teşekkür ederim.

Ve… o gülümseme yeniden oluşmuştu. İnsanın içini eritmek böyle bir şeydi demek ki. Hırsız gözlerini kaçırdı. Şafak elinden bir anahtar çıkardı ve hırsıza uzattı.

  • Bu, sarayın yakınlarında bir ev. Bir süre orada kalacaksın. Hem gözlemeni, hem de hesap yapmanı sağlar. Bu arada bütün buluşmalar da orada yapılacak.
  • Sarayın dibinde?

Hırsız için bu mantıksız bir fikir gibi gelmişti.

  • Aynen öyle. Ev, sarayı gören sokağın ilk çizgisinde. Yeşil, alçıları dökülmüş bir yer. Dikkatli bakmazsan çok ilgini çekecek bir yer değil. Seni oraya götürmeyeceğim. Ancak biz yarın sabah oraya geleceğiz. Şimdi gidip, yerleş ve dinlen olur mu?
  • Kahvaltını ben getiririm, uyumana bak.

Bunu diyen Kaşmir’di. İkisi de o kadar rahat görünüyordu ki, hırsız ister istemez gerginliğinin kaybolduğunu hissetti. Anahtarı alıp, arkasını dönmeden önce onlara abartılı bir reverans yaptı ve arkasını topuklarının üzerinde döndü. Sokaktan çıkana kadar onu gözlemelerini diledi. Bu bölgeden hiç hoşlanmıyordu. Sonra arkasından suikastçının buz gibi pes sesini duydu, yine de alaycılığı hissedebiliyordu.

  • Çok mu küçük, bana mı öyle geliyor?

Buna karşın gülümsedi. Arkası dönük yürümeye devam ederken cevap verdi hırsız;

  • Küçük değil. Neredeyse 1.60 boyundayım ben.

Ve yine o gülümseme, görmese de, gözlerinin önünde belirmişti sanki….