Category Archives: Z PAZARLAMA

YENİ DÜNYA DÜZENİNDE MARKALAR NE KADAR POLİTİK OLMALI?  

 

Kriz yönetimi konusu PR var oldu olalı tartışılan bir konu.

Bu işi layığıyla yapmak için standart bir prosedür yok. Bilinmesi gereken tek şey, pratik olmak zorunluluğu.

Bu, koşulları ne kadar iyi gözlediğine, trendleri ne kadar yakından takip ettiğine ve insan psikolojisi konusunda ne derece gelişip gelişmediğine bakıyor.

Yeni dünya düzeni apolitik yetişen bir sürecin ardından, yeniden ideolojik boyutlara taşındığı için, artık ne yazık ki kriz yönetimi marka duruşunun, neye karşı olduğunu da önemsemeli.

En zenginler ve insanlık için farklılaşan konuların altında markalar da kendi duruşlarını sergiliyorlar.

Hatta öyle bir dünya düzeni içine giriş yaptık ki, yerini belirlemeyen markalar da eleştirilere maruz kalıyor. Bu kez de sadece para kazanmayı amaçlayan zavallılar olarak nitelendiriliyorsunuz. Düzen artık politik olmayı şart kıldı. Belki de dönem itibariyle her alanın bu derece politik düzen içine dâhil olduğu başka bir zaman olmadı. Bu çok fazla iletişime maruz kalmak anlamına gelmeye başladı.

Artık kutuplaşmalar dünyanın her yerinde çılgın bir noktaya doğru gidiyor. Güç kazananlarla, gücün altında kalanlar, doğru olan için savaşmaya devam ediyor. Savaşın tanımı değişti. Eskiden kılıçlarla sonrasında ateşli silahlarla, sonrasında tehditlerle yapılan savaşlar şu anda artık hak hukuk savaşına, belki de gelmiş geçmiş en adaletsiz mücadelelere dönüştü.

İşin siyasi boyutuna bakarsak; kriz yönetimi aslında artık güç ve hak arasındaki mükemmel dengeyi sağlayabilmekle mümkün. Markanızın duruşunu belli etmek zorunluluk olmasa bile, insanlara konuları umursamıyor etkisini bırakmamanız çok önemli. Yeni dünya düzeni, sizi insanlardan uzak bilmek istemez. Samimi görünmeyi önemser.

İnsanlar artık paranın ne kadar önemli olduğunun farkında, daha doğrusu kendisinin kalabalığa rağmen ne kadar fark yaratacağının farkında. Bunu düşünen milyonlar, bir anda dijital ortamda birlik olup yıllık cironuzu alaşağı edebilir bilinçte ve güçte.

Suya sabuna dokunmayayım felsefesi artık hiçbir yerde işe yaramıyor. Artık en büyük markaların bile o ya da bu sebeple içeriklerinin etkileri, sağlığa zararları ve en önemlisi dünya üzerindeki canlılara etkisi ortaya koyuluyor. Nutella, bunun en yakın örneklerinden biri. Yılların yıkılmayan devinin, birden patlayan palmiye yağı konusu sağlıktan çok ormanlara etkisinden dolayı tepki çekiyor. Aynı şekilde Starbucks da buna benzeyen bir karalanma sonucu, büyük marka olmanın, sallantıda olmadan yaşamaya devam edileceği anlamına gelmediğini kanıtladı.  Bunun için çok yakın zamanda kendi müşteri profilinin tepkisini çeken bir olay yakaladı. ‘Trump’ mülteciler ve Müslümanlar konusunda keskin bir karar açıkladı. Buna karşı çıkan milyonlarca insan, çoğu zaman elinde ya da evindeki çöp kutusunda Starbucks bardağı olan insanların oluşturduğu hassas kalabalığın yanında durmak için, üstelik de çok yakın zamanki karalamasını unutturacak harika bir projeyle geldi karşımıza. Starbucks 10 bin mülteciyi istihdam edeceği açıkladı. Bu, iyi kalplilikten öte; zekice bir hareketti.

Çağ, problemler çağı, yani dünyayı tüketen insanların ne yapacağına karar vereceği çağ olarak nitelendiriliyor.

Dünya ölüyor.

Peki biz bu konuda kriz yönetimini nasıl yapacağız?

Markalar bu süreci nasıl yönetecek?

Artık kazanmaktan fazlası, güç sahibi olanların güçlerini nasıl kullanacağı konusu önemli oluyor.

Markalar, dünyanın ölmesine karşı nasıl bir kriz yönetimi planladı? Ürünler artık büyük ve güçlü marka olmanın, her istediğini yapabileceği anlamına gelmediğinin farkında. Zaman ‘iyi’ olmak ya da ‘kötü’ olmak arasında seçim yapmak zorunda olduğumuz bir dönemi kapsıyor.

Kriz yönetimini de bu şekilde yapmak önem kazanıyor.

‘İyi’ miyiz? Yoksa ‘Kötü’ mü?

Advertisements

Disney ve Büyülü ‘Mutluluk’ Dünyası

 

Disney, yetişkinlerden sıkılmış bir yetişkinin, bu yetişkin kalabalıktan kaçma isteğiyle çıkmış ortaya.

Çoğu zaman, özelliklede gerçeğe gömülmek zorunda olan topraklarda kısırlaşan hayal gücünü canlandırmak için bile yeterince güçlü olabilmek için çabalamış.

Yani her şeyin başarılı olmasını sağlayan motivasyonlar var bunu biliyoruz.

Pazarlama ve reklam doğdu doğalı kafaları derinden kurcalayan en önemli sorulardan birisi de belki şu: Disney bunca nesile, hiç eski kalmadan nasıl sevdirdi kendini?

Disney bazıları için fazla ‘mutlu’.

Yine de tam olarak tüm gücünü de buradan alıyor. Yani ‘yeryüzündeki en mutlu yer’ olmasından. İnsanların kaçabileceği bir hayal dünyası oluşturmak için en bilinen hikayelerin yeniden yorumlanan sonlarından, en karanlık öykülerin, en renkli uygulamalarına kadar bir çok işin altına imzasını attı.

En önemli ve hiç değişmeye Disney stratejilerinden biri; müşterinin tam olarak beklentisinin ne olduğunu anlamaya çalışmak. Yaratılan bu hayal ve mutluluk dünyasının kendi içindeki kusursuz tutarlılığı, başka hiçbir markanın belki de devam ettirmeye gücünün yetmeyeceği kadar uzun nesillerdir devam ediyor. Kendini yenileyerek, müşteriyi her nesilde anlayarak, test ederek, beklentilerin karşılığını çözmeye çalışarak, misyonunu asla unutmayan bir markanın gücünü kaybetmesi oldukça zor.

Disney müşterilerine verdiği sözleri her zaman tutmasıyla bilinir. En hassas olduğu konu yarattığı beklentiye karşılık vermektir. Disney her zaman mutluluğu ve hayallerinizi devam ettirebilmenizi sağlamak için orada oluyor. Hiçbir zaman bir filmi izlediğinizde ya da eğlence parkına gittiğinizde bununla kalmamanızı sağlıyor. Yani evinize saldığınız bir oyuncak, kupa, anahtarlık, Disney’in her zaman sizin yanınızda olmasını sağlıyor. Disney’i tüketebilmeniz neredeyse imkansız.

Üstelik onun bir müşteri davranışlarını ve alışkanlıklarını sindirmiş usta bir sosyolog olduğunu da unutmamak gerek. Bunun çıktılarını hemen hemen her yerde görüyoruz. Başarısının en temel nedeni bu konuya verdiği önem.

Markanın en eskiye dayanan anlayışlarından birisi ‘kişiselleştirme’, yeni dünya düzeninin olmazsa olmazı olsa da, Disney bu bilgiye her zaman sahipti. Örneğin, otellerinde kalmayı deneyin. Göreceksiniz. Her oda ve aile için, rezervasyon detaylarını içeren kitaplar, kişiye özel olarak, hiç üşenilmeden hayal gücüyle üretiliyor.

Kendini sürekli hatırlatmak, bu kadar kalabalık arasında artık eskisi kadar kolay değil. Ama zaten buna kimin ihtiyacı var ki? Disney, mutlu olmak isteyen her insanın aklına gelmek için çabalıyor. Yani Disney ihtiyacınız olduğunu hissettiğiniz de her zaman zihninizdeki pencereyi açıyor. Bunun için daha fazlasına ihtiyaç olmuyor.

Hikaye ise bambaşka bir konu. Hiç bıkmadan, sıkılmadan ortaya çıkan hikayeler, bugünün kitaplarında kocaman başlıklarla yazan ‘pazarlamada hikayenin önemi’ konusunu önceden keşfetmiş olduğunu kanıtlıyor. Disney’in hiçbir ucunda, köşesinde hikayesi olmayan bir şeye rastlayamazsınız. Ne parklarda, ne otelde, ne müziklerde, ne filmlerde, ne de oyuncaklar da veya yemeklerinde.

disney-snowwhite-storybook-prop

Disney bir öykü cambazı.

Bu gücünü hiç kaybetmeden koruduğu içinde insanlarla iletişim kurması çok daha kolay oluyor. Hikayeler, müşteriyle göz göze gelmenizi sağlar. Disney, müşterisinin gözlerinin içine parlayan gözlerle bakıyor. Her sınıftan, her kesimden insan için bir dil biliyor.

Üstelik aslında bir çok konunun savunucusu, çığır açan bir politik.

Kadın karakterlerin lider olduğu, kadınların gücünü bağıran ilk ve en cesur markalardan biri olduğunu gözden kaçıranlar olabilir. En feminist dünyanın sahibi de olduğunu unutmamak gerekiyor. Mutlu olanlar kadınlar olduğu için, güçlü olanların da kadınlar olabildiğini savunan bir marka olduğu için. Hiçbir prenses kırılgan değildir, hiçbir kadın karakter kendi ayakları üzerinde durmaktan kaçınmaz. Prensler, çekindiği prenseslerle karşılaşırlar. Birlikte dünyayı kurtarırlar ve daha nicesi.

o-female-disney-characters-facebook

Elbette ki politik olduğu tek konu bu değil ancak değinilmesi gereken en önemli nokta; onun ideolojisinin temelini ‘insanlığın’ oluşturduğu.

Disney’in koca bir tez konusu olabilecek kadar ustaca yaptığı pazarlama kuralları var. Birkaç dönemlik ders veya ciltlik kitap olabilir. Yeryüzündeki en mutlu yer, her zaman yeni, merak edilesi, gülümsetici ve özel olmaya devam ediyor.

Onu görüp gülümsemediğiniz bir an olduğunu hiç hatırlıyor musunuz?

Mümkün değil.

Fiziksel Gerçeklik

harry-potter-diagon-alley-attraction-4

Harry Potter ile başlayan sihir dünyasının ziyarete açılan parklarını hiç duydunuz mu? Amerika’da ve Londra’da bunun için özel inşaatlar yapıldı.

Her sene milyonlarca insan, hayal ürünü olan bir sokağı, dükkânlar zincirini görmek için akın ediyor. Aslında var olamayan bir yeri ziyaret etmek için uçağa biniyor, ayaklanıyor, vizeyle uğraşıyor, otel parası verip, zamanını harcıyor.

Neden peki?

Çünkü fiziksel olarak orada bulunma ihtiyacı bağı kuvvetlendiriyor.

Bir marka için fiziksel varlığının sunumu iletişimdeki en önemli konudur.

Bunu inkâr etmek neredeyse imkânsız.

Olay şu, siz istediğiniz kadar muhteşem bir logo yaratın, kusursuz bir hikayeniz olsun, göz alıcı renkleriniz ve görselleriniz kaplasın her yeri; iletişim platformunda, yüz yüze geldiğinizde, bu süreci yönetemiyorsanız, marka olmanızın kimseye faydası yoktur. Marka olmanın asıl yolu, tüketiciyle yüz yüze gelindiğinde oluşturulan enerjidir.

Paşabahçe bu yüzden çok sevilir.

Kusursuz bir şekilde tasarlanmış ve tam bir müşteri dostu ortama sahiptir çünkü.

Her şey sizin içindir.

6-pasabahcestore

İçeriye girdiğinizde, dışarıda hava nasıl olursa olsun, ortalama bir sıcaklık, nefis bir havalandırma, ferah bir koku sizi karşılar. Arkanızdan kapı zarifçe kapandığında, onun dünyasındasınızdır artık. Kokuya burnunuz gitgide daha çok alışır ve ferahlık hissi sizin bıkmanıza izin vermeden, dükkânın her yerini dolaşmanızı sağlar.

Sonra ürünlerin sunum şekline farkında olmadan kapılırsınız. Aradığınızı bulmaktan vazgeçer, dikkatinizi dağıtan milyonlarca güzel eşyayı tek tek görmek istersiniz.

Bence işin en can alıcı noktalarından biri de neredeyse kadın hobisi olarak özdeşleşmiş bu dünyanın erkekleri de aynı şevkle içine çekebiliyor olması. Sadece kapıdan sokmakla kalmıyor, saatlerce orada kalmalarını da başarıyor. Bu, örnek alınması gereken, incelenmesi gereken bir konu. Zaten segmante etmenin karşısında duran yeni düzende bunu, fiziksel bir ortamla başarıyor olmak örnek bir davranıştır.

Yani her şey sanal gerçekliğe kayıyorsa da artık fiziksel gerçekliğin o kadar da önemli olmadığını düşünen markaların iki kere kendini sorgulaması gerekiyor.

Asıl konu kokunun pahalı bir yatırım olması olmamalı.

Kokunun ne kadar siz olduğu önemli olan başlık olmalı.

Bir marka kendine hep şunu sormalı ‘ müşterime ne kadar dokunabiliyorum? ‘

 

Balkabağı

Korkmayı sever misiniz?

Sizi rahatlatacak daha az teknoloji varken yaşıyor olsaydınız cevabınız muhtemelen ‘asla’ olurdu.

Ancak artık güvenlik kameralarından, kilitlerimize, elektrik ve aydınlıktan, silahlarımıza kadar her şeyi güvendeymiş hissi ile sahiplendiğimizden cevabımız ‘hem de nasıl’ a döndü.

Korku filmlerinin artık en çok tüketilen film türlerinden biri olmasının sebebi de bu.

Kimsenin artık tek başına ormanda ve karanlıkta yalnız başına, telefonsuz kalacağını düşünmüyor olması. Bilinçaltındaki bu ‘güvendeyim’ hissiyatı korkunun sevilen bir his olmasına neden oldu zamanla.

Eskiye göre daha güçlü olduğumuzdan değildi yani.

Korku denilince akıllar hemen ‘cadılar bayramına’ bir de onun marka rengi olmayı başarmış turuncuya gidiyor. Yeryüzünde bu derece başarılı markalaştırılmış başka bir şey daha bulmak zor. Üstelik de devasa bir kabileyi hareket ettiriyor olması da cabası. O nereye istiyorsa, oraya tüketicilerini çekiyor.

Cadılar bayramı,  en kötü ruhları korkutmak için daha korkunç olmayı gerektirir. Asıl anlamı budur. 31 ekim kötü ruhların yeryüzünde dolaşmalarını engellemek için var olmuştur. Bazı efsaneler de bu bayramı, 31 ekimden sonra ölen ruhların yeniden gelip bir beden aradıklarını, insanların da kendilerini seçmemeleri için daha da korkunç evlerde kalıyor oldukları illüzyonunu yaratma ihtiyacı duydukları olarak da tanımlar.

Günümüzde sistemin çarklarından biri haline gelse de; birliktelik hissi nedeniyle sevilen ve eğlenilen bir kutlama olarak ününü korumaktadır. Eskiden sadece Amerika daha sonra batı ve son zamanlarda da Türkiye’ye kadar inmiş bu kutlama gününün yeri sevgililer günü gibi ticarette de yeri büyüktür.

Bu günde birçok marka da kendini hatırlatmakta istikrarlıdır. Bu anlamda aslında günün atmosferi itibariyle tüketicinin, bu yaratıcılığa tam da açık olduğu bir zamandır. Algıları tertemizdir ve bu zekice üretilen işleri bekler.

Bunu her sene devam ettiren ve her sene düzenli bir yaratıcılıkla işler çıkartan markalardan biri de Burger King;

Yakın zamanda açılacak yeni bir store için Burger King üzerine giydirilmiş koca bir hayalet örtüyle bekliyor müşterileri için açılmayı. Ancak asıl kısmı bu değil elbette, bu hareketi zekice ve muzur kılan bu hayaletin McDonald’s ismi taşıması. Burger King herkese sadece korkunç bir şaka yaptığını göstermeye çalışıyor.

bk-halloween-3.jpg

Bu çalışma gibi daha onlarca işi yuvasında barındıran, geçen sene de siyah özel cadılar bayramı ekmekli burgerlarıyla çıkan marka, bu gün, tüketiciyi yakalama konusunda çoğu kişiye ders veren bir yaratıcılığa sahip. Ama en önemli başarı zamanlama da.

İsterseniz bal kabağına dönüşün, isterseniz hayalete; bugünü değerlendirmek için cesur olan global dünya herkese işlerin artık yerel olamayacağını kanıtlıyor. Küresel dünyanın kurallarına ayak uyduramamak, sınırlarınızın içine sıkışmak ile aynı anlama geliyor. Global kuralları kavramak ise, müşteri skalanızı genişletmek, artık alışkanlıkları şiddetli bir şekilde değişen tüketiciyi fark etmekten geçiyor. Bu, aynı zamanda segmentasyon mantığınızı da yenilemeniz, rotasyona sokmanız gerektiğini de şart koşuyor.

Herkese en korkunç cadılar bayramı dileklerimle….

 

 

Alman Yapmı İçecek

Bu içecek, gerçekten de başka.

Dünyaya başka bir düzenken, 2. Dünya Savaşı’nın kırıcı atmosferinde, herkes külle mücadele ediyordu. Naziler yükselişe geçmişti ve insanlar hayatlarını çok tedirgin bir anlayışla devam ettiriyorlardı.

Dünya çok başkaydı yani.

İnsanlar yaşamaya devam ediyorlardı.

Futbol devam ediyordu, duraklasa da karşılaşmalar devam ediyordu.

Hatta insanların morallerini yükseltmek için daha da çok tanıtılan spor kavramının yanında müzik, eğitim ve dans da devam ediyordu.

Ancak en önemlisi, markalaşma, reklam ve pazarlama da bugünkü bildiğimiz halde olmasa da yolunu çiziyordu yavaş yavaş. Kuramlaşmalar başlamıştı ve stratejik bazı süreçler üretiliyordu. Hala insanlar alıyordu. Önemli olan buydu. Savaş insanların satın alım alışkanlıklarını değiştirmiş olsa da, durdurmadığı gibi, savaşın sürüklediği yaratıcılık yönleri gitgide artıyordu.

Çoğu şey gibi, markanın bazı özellikleri ve sosyalleşmenin medyasal temelleri de bu yaratıcı olma ve kendini ifade etme sürecinde tohumlarını atıyordu.

1940’lardan bahsediyoruz elbette, o kadar derin bir kuram, o kadar derin sıfatlar beklemeyin ama her şeyin tohumlarını oluşturduğuna inanın. İnsanlar ne en çok ne zaman alternatif üretmeye, pratik olmaya başlar biliyor muydunuz? Zordayken. Yani alternatif arayışında.

Almanya, Nazi partisi tarafından şekillendirilirken, ortamın gerginliği de hali hazırda artıştaydı.

Toplama kampları öyküsünün acı başlangıcı da bu döneme denk geliyor. Burada geçerli olan zorunlu iş gücü sayesinde de bir tür içecek üretimi yapılıyor.

Bu sırada tabii bu alternatif yaratıcılığı geliştiren şeyin tamamen bir ambargodan kaynakladığını söylemek gerekli. Coca – Cola’nın özünü Almanya’ya sokamıyor olmasının bir karşılığı olarak üretilmiş, aslında tamamen Alman üretimi olan ve sarışın olmasının da özenle sağlandığı hissiyatı yaratan içecek daha sonra Coca Cola’ya ait olacak olsa da, bizler için pazarda dominant bir başka içeceğin başlangıç noktasının çaresiz bir ikâme arayışından çıktığının kanıtıdır.

Alman üretimi içecek, herşeyi üretmeye başlayan Almanya için önemsizdi belki ancak sonraki 70 seneyi aşkın bir zamanda heryeri kasıp kavurabileceğini düşünmediklerine de eminim.

Kolanın yanında, pazarın yarısını alıp götüren içecek. Yeni dönemle beraber soğuk içilmek zorunda olmadığımız içeceklerin pazara hızlı girişi, onun yerini az buçuk sarssa da hala etkisi tartışılmaz. O bambaşka bir içecek olarak dolaplarda yerini aldı.  

Bizim sarı kola olarak sofralarda sürekli adı geçen şekerli içecek işte…

Fanta.

Kadın ve Hak Pazarlama

 

“Dünyayı kadınlar yönetiyor olsaydı hiç savaş yaşanmazdı ancak 28 günde bir derin müzakereler yaşanırdı.”

 Robin Williams belki de yeryürünün gelmiş geçmiş en güvercin gönüllü, en sıcak semalı kalbi. Onun tesbitleri, bir çok insanın zihnini şevke getirir. Kadınlar gününü yeni geçirmiş, her yerde kadın hakları ile ilgili mesajlara maruz kalmışken belki de tam zamanı olacak bu tepitlerin.

Bu sene kadın haklarını savunma kulvarına hemen hemen bütün markalar giriş yaptı. Son 3 senedir ‘vücudunu sev’ süreci yüzünden de, neredeyse her marka kendi ‘büyük beden’ markalarını oluşturmaya başladı. Moda sektörü kendi stilini değiştire dursun. Sosyal hayata kadınları daha çok dahil edebilmek için uğraşan bir çok sektör de kendi stilini oluşturmaya başladı.

Örneğin Eczacıbaşı, iş başvurusu sırasında bile ‘kadınlar önceliklidir’ mesajı verirken, pozitif ayrımcılığının arkasında durdu. Garanti Bankası, bu sene yayınladığı; bizim çalışanlarımızdan %57’sini kadınlar oluşturuyor mesajıyla, onlara fırsat verilmesinin, onların başarıyı elde etmesi için sadece bir adım olduğunu söylercesine, gururla genel müdürlük binasını paylaştı. Bunu yapan sadece o değildi elbette ama moda dışında çoğu sektör ‘kadınlar benim çalışanlarımın %x’ini oluştuyor’ demekle övündü. Doğru bir hareketti aslında ‘sen de yapabilirsini’ demek için de iyi bir ton yakalamıştı. Işler biraz ciddileşebilmişti en azından.

Bundan iki sene önce orkid uluslararası platformlarda bir çalışma yayınlamıştı. ‘kız gibi yapmak’ üzerine bir çalışmaydı bu. Aslında bir kaç farklı yaş grubundan kız ve erkeklerin bu konudaki tepkilerini çektikleri, bu konuyu netleştirecek çok güzel, kritik soruların sorulduğu, herkesi sadece bir duvarın önünde görüğümüz bir çalışmaydı.  Ancak şöyle bir durum var ki, hala daha ne yazık ki Türkiye’de bu konuda mesaj verirken bile eksik halde yokuşa gidiyoruz. Bakış açısını bir türlü değiştiremediğimizden midir bilemiyorum ancak Orkid’in bu kampanyasının Türkiye versiyonunda, Nil Karaibrahimgil yani bir ünlü kullanılmış, hiç bir soruna değinilmeden, sadece cesaret vereceği düşünülmüş bir jingle eklenmiş, üzerine de çekimler bile kadınların dar pantolonlarını, bacak boylarını anlatırcasına kullanılmıştı. Bu çekim yanlışlığı, kast seçiminde sadece ‘mükemmel’ 10 kadar kızın bir araya getirilmesiyle olmuştu. Filmdekiler 20-25 yaşlarında kızlardan oluşuyordu. Aralarında çocuklar, erkekler ya da yaşlılar bile yoktu sonuçta.

Işte bu bir kaç sene önceki bakış açısı yanlışlığı ve farklılığı hala daha devam ediyor. Estetik, bir çok açıdan göreceli olsa da ‘kadın’ ın estetik bir varlık olduğu genel geçer Kabul görmüştür elbette. Ancak bu ‘kadın her haliyle güzel’ algısı içinde devam etmeli, yolunu farklı patikalara çıkartmamalı. Yani siz bir reklamda mesaj verirken ya da bir etkinlikte kadın haklarını savunurken, kadının seksepalitesinden yararlanmamalısınız. Çıplaklık konu bile olmamalı, mükemmel insanlarla değil, ‘her tür’ kadınla çalışmalısınız. Her kadının kendi içinde mükemmel olduğunu göstermeli, sadece estetik bir obje olarak görülen kadın kavramını kökten çözmeye çalışmalısınız. Yapmanız gereken basit, empati kurmalı ve bütün erkekleri, her yaş grubunu bu sorunu gerçekten kavrayan ve bunun için savaşan bireyler haline dönüştürmek için adımlar atmalısınız. Bunu yapan markalar var mı? Türkiye’de bazıları. Mesela,

Bu sene bu konuda en başarılı mesajları ve dokunuşları bankalar yakaladı. TEB, yöneticilerinin ve patronlarının ‘kadın’ olmasından gurur duyduklarını söyledi. Kadının bizi yönetmesi bizi neden rahatsız etsin ki? Dedi. Boyner ve Koç grubu ayrı ayrı genel mesajlar verken, ikisi de manevi desteğin aslında onları hem düşüncede ögür bırakmaklar hem de sözcüklere dokunuşlarımızdaki küçük hassasiyetle olacağını söyledi. Türkiye için çok iyi bir başlangıç noktası yakalamışlardı. Kadın konsu ‘kadın’ olarak kullanılmalıydı ne de olsa. Bayan da neymiş?

THY, kadın hikayelerinden yola çıktı. Farklı kadın hikayeleri etması kalbe dokunan bir tondu.

En kalp burkan reklamlardan birisi Filli Boya paylaşımı oldu. ‘bu topraklarda kadının hakkı var’ diyerek, bizi sarstı. Eh yani, savaşan sadece erkekler değil sonuçta, kadınların cephesi farklıydı.

https://www.youtube.com/watch?time_continue=2&v=nsphlP3SGWM

Her marka, kendi iletişim yöntemiyle, kutlama yaptı ama en başarılı işlerden biri ‘Kipa’ dan geldi. Bütün bölgelerden, çalışan kadınlarıyla çektiği film oldukça başarılı bir mesaj veriyordu. Onlar %50’ydi. Yani kadın, tıpkı erkekler gibi, hayatın her yerindeydi. Heryerde kadınlar ve erkekler vardı; insan vardı.

Onlarca örneğimiz var ancak sonuncu markam; ‘kadın için, erkek savaşanlar’ konumunda olan ve bence imaj için çok tatlı bir dokunuş yaparak, nasıl bir düşüne tarzına hizmet ettiğini savunurcasına 8 mart duyurusunu, ‘kadın eli değerse, dünya değişir’ mottosuyla, yapan, Damat.

Elbetteki biliyoruz içinde bulunduğumuz sistem bir çok anlamda alt metinsiz mesajlara izin vermiyor. Yani sizin kendi çıkarlarınızı korumanız gerekiyor. Para harcadığınız her işten bir kazanım elde etmelisiniz. Her markada bu süreçte dahil olduğu, hak savunduğu için kazanacağı şeyler konusunda hesap sabittir. Imaj. Yine de yurtdışında bu iş çok daha güçlü ve çıkar dışı gelişmeye başladı. Aslında dil ve ton olarak tokat gibi geliyor markalar. Her zaman sert bir duruş sergiliyor ve geri adım atmıyorlar. Ünlüler bunun savunuculuğunu üstlenmiş olarak yollarına devam ediyorlar. Akımın temsilcisi ve muhtemel arşivi olacak olan film sektörü tıpkı hem cinsler arası evliliklere olan baskılı kabullendiriş süreçleri gibi, bu konuda da oldukça net bir duruş sergiliyor. Hatta çok yakın zamanda yapılan kampanyaların dil sertliğini incelersek, Hindistan bir çok açıdan en cesur adımları atan bölgelerden birisi.

Peki neden Türkiye’de böyle yürümüyor? Cesur olma konusunda çok çekingen olduğumuz kesin. Ata erkil kültür yapısının buna neden olduğu bir sebep olabilir, ancak ata erkil olan onlarca başka ülke, olay yaratacak olsa da sert adımlar atmaktan çekinmiyor. Türkiye, reklamcılık konusunda hala çok ilerleyemiyor, tembellikle mücadele edemediğimiz için kolaya kaçıyor olduğumuz dışında bir açıklama gelmiyor aklıma. Bütçenin, ünlünün herşey olduğu, yurt dışında da belki düşünülüyor ama bunu farklı yollara çekmeye başladı deniz aşırı topraklar.

İşleri ciddiye alamıyoruz mesela, aslında neyi isteyerek, amaçlarayak sorularıyla, bilimsel, mantıksal bir yolda ilerleme kararı alamıyoruz.

Gerçi evet! Kim düşünecek şimdi zaten! Çok gereksiz bence de.

 

İran’ın Yıkılan Barajları, Suları Nasıl Etkiler?

Rumi der ki  ‘yıldızlar ve ay, sular durulduğunda görünür.’

İran’da biraz bu duruma girmek üzere diyebiliriz. Tarihçiler, bir çok kişiden daha çok değer verir İran topraklarına, yaşantılarına ve insanlarına. Çünkü çok eski tarihinden bu yana çok güçlü, kudretli ve bilge dönemler geçirmiştir. Medeniyetlere örnek olmuş ve bildiğimiz, yükselen bütün beyliklerin kralı olmuştur.

Bu yüzden İran pazarlama ve iş dünyası için de değerlidir. Çünkü alışkanlıkları ve genleri değiştirmeniz oldukça zordur.

Ancak uzun yıllardır süre gelen ambargolar onu sakat bir kral gibi, bölgesine hapsetmiştir. Uluslararası olan her şeyden kopmuş bulunan İran’ın balıkçılık, ticaret, ihracat, hatta elinde fazlasıyla bulunan petrol ihracatı döngüsü kalakalmıştır. Halk yaşam standartları olarak çok geride kalmış, hem seçim konusunda kısıtlanmıştır, hem de hiçbir şeyin kolay olmamasından gelen pahalılıkla alım gücü sıfırlanmıştır.

35 yıldır süre gelen ambargoların kaldırılması, dünyanın gidişatını, hatta merkezlerini bile etkileyecek kadar güçlü bir değişiklik. Aslında yeni iş alanları, iş adamlarına yeni topraklar manasında oldukça önemli bir farklılık. Ancak bilmek gerekir ki bu durumun İran açısından oldukça dezavantajlı tarafları da olacak.

Bunlardan ilki güvenlik açığı. Kendi bünyesinde belirli sınırlarda kalan nükleer ve silah harcamaları 12 milyarda kalan İran, Ortadoğu bölgesindeki diğer komşularının çok altında bir büyümede. Üstelik bu açık 3 kat gibi bir fark olduğu için onlara yetişmesi de uzun bir zaman ve tonla enerji isteyecek. Bu anlamda İran Ortadoğu’da gücünü gitgide kırılan bir seyirde takip edecek.

Elbette ki bizi ilgilendiren kısmı burası değil. İran’ın Ortadoğu’daki yumruğunun büyüklüğü, Türkiye olarak bu toprakları da gereğinden çok etkileyecektir ancak bizim için oldukça olumlu tarafları var.

İran’ın ambargo sahillerinin açığa vurmasının Türkiye’ye neredeyse 50 milyar dolar ticari kazanç sağlayacağı dedikodusu kulaktan kulağa dolaşıyor. Yapılan konferanslarda, ticaret şirketlerinin neredeyse hepsinin İran’a giriş yapacağı bile duyuruldu. Üstelik hammadde ucuzluğu nedeniyle üretim ve satış fiyatlarının düşüşe geçebileceği ön görüsü de ortalarda dolaşıyor. Bu arada elbette petrol anlamında zenginlik kaynağı olan bu bölgenin, Türkiye’deki petrol fiyatlarına ve markalarına da yansıyacağı apaçık bir gerçek. Toplamda neredeyse 400 milyar doları bulacak bir geminin denizlere açılıyor olduğunun müjdesini görebiliriz.

Ticari anlamda başarı kanallarının açıldığı vurgusu yapıla dursun,  bazı tehditlerin de oluşabileceğini gündeme taşımamak ayıp olur tabii ki. Coğrafi komşuluk nedeniyle hem geçiş yolları olarak her zaman Türkiye kullanılacak hem de aslında bölgede ‘kim büyük’ rekabeti ortaya çıkmaya başlayacak. Rekabetin ortaya çıkmaması neredeyse imkânsız elbette ancak yönetilebilecek mi bunu görmek gerekecek.

Ekonomi topluluklarının açıklamaları Türkiye’yi finans sektöründe de çok kısıtlayan İran ambargosunun kalkması, bu anlamda da büyük bir altın şehri vadediyor. Dengeler sadece iki ülke için ve bölge için değil, tüm dünya için değişecektir. Yeni ortaklıklar, ihracat ve ithalat süreçlerinin kolaylaşması, ticari büyümenin çağ atlayacak olması, bölgedeki düzenin yeniden sistematize edilecek olması her şeyin farklı bir adaba yöneldiğini açıkça belli ediyor. Üstelik bölgeye olan yatırımların artacak olması da, bir çok açıdan ithalatın bile kolaylaşması, ucuzlaması anlamına gelecektir. Alım gücü kolaylığı, mal ucuzluğu, üretim kolaylığı bölgenin en büyük artılarından biri olacaktır.

Bölgedeki domine güç olan Suudi Arabistan ile rekabetin artacağı, kolaylaşacağı da başka bir konu. Zengin Arap ülkelerinin borsada düşüşler yaşamaya başlaması, birçok anlamda ferahlık da sağlayacak. Yatırımcıları daha da fazla cesaretlendirecektir.

İran, ambargoların kalkmasıyla agresif politikalarla yüzleşecek ancak şimdiye kadar alamadığı bir çok hizmete de kapısını açmış durumda. Bu hem halkın alım gücünü destekleyecek, hem de yeni markalarla seçim gücünü arttıracak.