Category Archives: Z SPOR

Büyük Taraftarlar-1

 

İnsanların aitlik hissiyatı her bilim dalı için başlangıç noktalarından biri. Ait olma arzusu baş edilemez bir içgüdü. Üstelik bu aitlik hissiyatının, tıpkı köpeklerde olan sürü psikolojisi gibi çokça etkisi var. Örneğin şiddet tarzını benimsemiş olan birkaç kişinin, toplumlara yaptırabileceklerini listeye sığdırmak zor. İnsan psikolojisi kötü olana daha eğilimli. Belki kolay olduğu için, belki diğer yolla ilerlemek, çoğunluğa karşı koymak, adrenaline karşı koymak çok daha zor olduğundan böyle. Ancak sonuçta kalabalığı domine eden her zaman şiddet tarafında olanlar oluyor. Toplumu su renginde değil, ateş renginde görmeye daha çok alışığız. Direnenler oluyor ama sonunda onların bile bu kırmızılığa başka tarzlarla da olsa kaydığı çok açıkça görülüyor.

Hiç kimse bir alışkanlığa veda etmek cesaretini gösteremez demiş Balzac. Eh gelmiş geçmiş belki de en iyi sosyologlar yazarlar öyle değil mi? Sözlerini ciddiye almak gerek. Bireylerin bile alışkanlıklarına veda etmeleri bu kadar meşakkatli iken, toplumların bu bağlılıktan kopmalarını beklemek ne kadar gerçekçi olurdu?

2016-03-kapak

Futbol, toplumların alışkanlıkları, toprak altına milyonlarca yüz yıl önce gömülmüş bir yok ediş planı adeta. Onun gücü Amerika Birleşik Başkanı’ndan da çok. Kölesi, karanlık dönemin uzak topraklarından daha fazla. Kötüsü de iyisi de var ancak futbol her zaman dediğim gibi bence sosyolojinin emeksiz oluşturduğu bir test grubu. Futbol, isteyerek oluşturamadığınız bir deney ortamı.

Bu kalabalıkların bireyler üzerindeki etkileri öyle kolay kolay tahmin edilebilir türden değil.

İşte futbol kulüplerini destekleme işi buradan yola çıkıyor. Çılgınlar gibi bağırıp, boğazları şişiren eylemlerin tetiği de burada çekiliyor. Hatta bazen bu şiddetli sevgiler holiganlığa dönüşüyor ve o korkulan kalabalıkların da çıkış noktası aslında bu basit sosyolojik içgüdünün takipçisi olarak beliriyor.

Türkiye takımlarının taraftarları ayrıca değerlendirilmeye değer güçteler. Bu yüzden bu yazıda onları ayrı tutmak daha mantıklı. Biliyoruz ki Avrupa’da bir çok takım, büyük kulüp, Türkiye’deki maçlarda el ve ayaklarının titrediğini söylüyor. Bu yüzden iç iletişimden daha çok dışa dönüyoruz. Neler var yeryüzünde, hangi büyük kulüpler, hangi büyük taraftarlara sahipler. En gerçek tribünlerin sahibi kimler. Sosyolojinin en başarılı deney bölgeleri nereler? En azından sadece örnek oluşturabilecek olan bazılarının ismini geçirelim burada.

vaqgh.jpg

Bunlardan birisi Raja Kazablanka. Fas takımlarından birisi. Kendi ülkesinin en başarılı kulübü olmasının yanında, en büyük kalabalığa sahip olan takımı da aynı zamanda. Futbola ihtiyacı olan ülkelerde, ihtiyaç duyan insanlar daha düzenli bir toplumsal tepkiyle takip ediyorlar futbolu. Takımları onlar için bir tabuya dönüşüyor. Ailelerinin ismi kadar değer veriyorlar takım isimlerine. Holiganlık her taraftar kalabalıklarının sonu değil elbette. Sadece belli şeyleri savunmak, bir araya gelmek için başka platform bulamadıkları için kalabalıklaşan taraftar grupları da vardır. Hem de oldukça fazla. İşte Raja onlardan biri. Hem de en büyüklerinden. Savaş yüzünden siyaha boyanmış toprakları, yeşil zemin olarak görmek için çabalayan nesillerce büyütülen taraftarlık duygusu, sömürgeye karşı halkın direnişi için de bir marka halini almış. Raja her zaman ‘halkın takımı’ olarak kabul edilir. Milliyetçilerin bir araya gelerek oluşturduğu bu takım, daha sonraları yurtdışında da başarılara aç olan, toplum birliği açlığı çeken insanlarca kocaman bir aile halini almıştır. Bir yere ait olmak ihtiyaçtır. Ancak o yeri bulmak her zaman mümkün olmayabiliyor. Uyamadığınız kaplarda daralıp, gidebiliyorsunuz da. Kendi özgürlüğünü, bastırılan direnişini bir şekilde gerçekleştirebildikleri tribünler, kutsal mekanlar. Onlar için kendilerini ifade edebildikleri o inanılmaz bölge. Bağırdıklarında, seslerini birilerinin duyduğunu bildikleri bir birliktelik. İşte bu yüzden sosyoloji aidiyet sorguluyor. Bu içgüdünün sebeplerini tek bir konu başlığı altında toplamak imkânsız.

Futbolu ihtiyaç olarak gören bir bölgeden daha kuzeye çıkalım. 1892’ye dönelim ve Liverpool soğuğuna ayak basalım. Futbol tarihinin gelmiş geçmiş en köklü takımlarından birisi olan Liverpool’un içinde barındırdığı alt metinin yanı sıra, kalabalık taraftar grubunun olduğuna şaşırmak da hiç gerçekçi olmazdı zaten. Kırmızılar her maç için tribünlerde gösteriş yapmaya bayılan haylaz çocuk gibiler. Asla yalnız yürümeyen, gerçekten de bizlere bunu kanıtlayan enerjileriyle, her takımın korkulu rüyası olan tribünleri, ateş gibi yanmaktan hiçbir zaman vazgeçmiyor. Gerçi eklemek gerek, İngiltere’nin çok çektiği holiganizme en çok konu olan takımlardan biri olarak, şiddete yönelik bir kalabalık halini de alabiliyorlar, ancak onların da bir savunduğu var elbet.

ad132480956liverpool-englan-e1397663528271.jpg

Ünlü Heysel faciasının dramatik sonunun sebeplerinden biri olması itibariyle Liverpool taraftar fanatikliğinin kötü şöhreti de yok değil. Maç Brüksel’de yapılacaktı. Bu süreçte bira içmenin de biraz sınırını geçmeyi başarmış olan İngiliz taraftarlar sokaklarda bağıra bağıra yürüyordu. Elbette bu olan bitene kimse müdahile etmek istemedi önce, sonuçta büyük bir uluslararası karşılaşma olacaktı. Ancak Liverpool taraftarları o kadar sakin kalamadı. Juventus taraftarlarının üzerine yürümeyi kafasına koyan kalabalık, panikten dolayı çıkan arbede sonrası duvarın çöküp, bazı taraftarların tellere sıkışmasıyla tarihte kara bir gün olarak anılacak bir olaya sebep oldular. Ölen kişi sayısı 39’du. Bu olay, iki takımın da Uluslararası turnuvalardan men edilmesi için yeterli olmuştu.

Liverpool böyle karanlık üne sahip olan tek takım taraftar grubuna sahip değil tabii ki. İş tribün olunca, insanların nadiren buldukları bu güçlü platformda her zaman günlük güneşlik hisler besliyor olması da pek mümkün olamıyor.

Karanlık ünüyle değil, takımının en karanlık günlerinde bile canla başla zıplayıp duran kalabalıklar denilince akla gelen takım; Borussia Dortmund olur. Onların bir insana bahşedilen bütün nefesle, kaybederken bile takımları için bağırışları dünya basınına her zaman gururlu bir malzeme olmuştur. Öyle çok konuşulur ki, en kötü sezonunda bile takımın sahasının tribünleri 60 bin izleyici ile doludur. Sadece izleyici demek onlar için çok zayıf kalabilir belki de, demek lazım ki; 60 bin arı.

Hırslı, kendi takımlarına delicesine aşık, her konuda protesto için tribünleri değerlendirebilen, birbirlerini kucaklayan, saygılı bir taraftar kitlesinden bahsediyoruz. Gerçi bilet fiyatı yüksekliği nedeniyle sahaya tenis topu yağdırılmasında parmakları var ancak bunu da yine sahip oldukları platformu, birbirlerinin yanındayken değerlendirmek olarak görebiliriz. İşte aidiyet bu demek oluyor. Aynı konularda tepki verdiğimizde sesimizi duyurmak için kucakladığımız kalabalıklar. Belki ekip olarak yaptıkları en ilginç şeylerden birisi de Schalke 04 takımının şampiyon olmamasının 50. Yılını kutlamış olmalarıdır. Espirili, duruşları sağlam bir ekip oldukları apaçık ortada. Stada gelen taraftar kalabalığı ortalaması 80 bin olan taraftarlar, Barcelona taraftarlarını, o dev gibi stadyumlarına rağmen geçiyorlar.

maxresdefault

Ah evet Barcelona demişken;

Barcelona taraftarı da kendinden bolca konuşturan bir kalabalık. Takım kendinden bütün başarıları, bütün ünlüleri ve tarzıyla zaten bahsettiriyor evet, ancak onları hastalıkta, sağlıkta her zaman seven kalabalıklarını unutmamalı. Hatta onların protest kökenlerini, Katalan olmayanların desteklemesini istemedikleri sert havalarını da atlamamak gerek. Tabii artık dünyaya mâl olmuş Barcelona sevgisini kolay kolay bu anlamda yönetmek kolay değil. Barcelona ülke içinde taraftarlarıyla o kadar çok şeyi temsil ediyor, aslında o kadar çok savaş veriyor ki. Hem sosyal sınıflar, hem de demografik farklılıklar göz önünde bulundurulduğunda Barcelona taraftarı halkın taraftarı olarak anılır. Barcelona tam olarak Avrupa taraftarının en gurur veren örneklerine sahip desem, abartı olmaz. Kendilerine özel protesto tekniklerine sahip olmalarıyla bilinirler. Teknik direktör ya da futbolcularla, hatta hakemlerle ilgili bir sorunları olduğunda, sadece beyaz mendil sallıyorlar. Bu tepki sert ve net bir ifade, sosyolojik bir direnişi ortaya koyuyor. Her futbol tribününde olduğu gibi, onlar da kendilerini düşüncelerini bağırabildikleri bir platform olarak kullanıyorlar oturdukları basamakları.

Celtic, öyle her zaman kupalar alan, ünlüleri içinde barındıran bir takım değil. Celtic yeşil beyaz stadyumlarını, her sezon 60 bin kişiden fazla taraftarla açıyor. Bu onların sadakatinin ve isteklerinin kanıtıdır adeta. Kraliçenin tribünü olarak da bilinir ve hem Protestanlık savunucusu, hem de İskoçya’nın savunucusu olarak fanatik ancak oldukça renkli bir kalabalıktır. Taraftarların gösterileri, tezahüratları konu olan onlarca tweet ve videonun paylaşımı, sosyal medyanın bu anlamda etkin kullanımının altında aslında bir ses duyurma çabasının olduğunu da unutmamalı.

5191600958_b81b963fc7_b

Japonya her zaman kuralları izleyen bir toplum olmuştur. Buna alışırlar, aslında bu anlamda düşünüldüğü zaman hem futbol için çok uygun, hem de hiç uygun olmadıklarını söyleyebiliriz. Bir çarkın parçaları olarak mükemmel olduklarını biliyoruz, bu anlamda, Tıpkı alman panzerleri gibi sert ve takım olarak harika işler çıkarabiliyorlar. Ancak iş hırsın yükselmesine, hatta biraz karanlıklaşmasına dönüp, kazanmak her şeyden önemli hale gelirse, o zaman biraz geri çekilebilen, ruhani kalabalıklar haline de gelebilirler. Ancak bir takım var ki, hem oyuncuları hem de sponsorluklarıyla bolca tanınan, Japon topraklarının en yıldız takımı; Urawa Reds. Onlar özellikle takım olmayı alışkanlık haline getirmiş bir kalabalığın başarısı ve arzusuyla gerçekleştirdikleri koreografilerle tanınıyorlar. Çılgın bir kalabalık olmadıklarında bile öyleymiş gibi hissettirme gücüne sahipler.

Yüzlerce örneğini bulmak mümkün elbette ancak bu yazılık taraftar grubu fanatizmimi Atletic Bilbao ile sonlandırmak doğru olur diye düşünüyorum. Öyle ki gerçekten sosyolojik temeller ve bağlılıklar arıyorsak eğer, yıllardır devam eden Bask dominantlığını ve taraftar mantalitesini anlayabiliriz. Paranın konuştuğu futbol endüstrisinde, buna direnmeye çalışan takım, bu şekilde mutlu olduğunu, şampiyonluklardan çok, birbirlerini ve sahip oldukları idealleri savunan takımın küçük başarılarını istediklerini her fırsatta gösteren Bilbao taraftarları örnek alınması gereken, devasa bir tutku topluluğuna dönüşüyorlar. İspanya’nın sadece ortalama 5 milyonunu oluşturan Basklılar yenilmekten hiç gocunmuyorlar. Sevmedikleri; iyi gün taraftarlığı ve parayla çarklarını döndürüp, sağdan soldan yabancı futbolcuları toparlayan üst sınıf İspanyol takımları.

Gerçekten de futbol sadece futbol mudur? Taraftarlar bize olmadığını gösteriyor. Futbol sosyolojidir, fiziktir, anatomidir, iletişimdir. Futbol içinde yaşadığımız her şeyden bir parça koparmıştır. Böyle olmasaydı eğer, taraftarlara sadece seyirci demek gerekirdi. Eh, belli ki onlar da futbolu sadece kelimeden ibaret görmüyor.

Bir Yanda Bombalar, Bir Yanda Futbol Topu!

‘Savaş Yılları Direniş’

Bill Shankly bundan yıllar önce şöyle demiş; “Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir. Ondan çok daha önemlidir”

Bu cümle, 1914 senesinde 19 yaşındaki Ernie Williams adındaki asker tarafından çok anlamlı bir şekilde hayat bulmuş zaten. Yani Shankly yanılmıyordu. Futbol, bir çok hayat için, bir çok kalabalık için çoğu zaman ölmek ya da yaşamaktan daha çok şey ifade etmiştir. Tıpkı bir amaç uğruna ölebilmenin verdiği onursal his ya da asla unutmak istemeyeceğiniz, içinizin içinize sığamadı mutluluk anlarından biri gibi.

O zaman dünya savaşı atmosferinden çıkmış bir adam olarak şu sonuca varmış; ‘bizim benzettiğimiz futbol, dünya üzerindeki savaşlar gibi değil. Yani rakibiniz ne bir düşman, hatlarınız ne bir cephe ya da karşılaşma ne bir savaş. Futbolu biz, o zamanlar sadece ve sadece ‘mutlu’ olmak için oynardık. O zamanlar bunun daha önemli olduğunu bilirdik.’

Savaş pek çok insanın nefret ettiği, çoğu zaman adaletsiz olduğu, hatta bir sonuca bağlanamayan ve kaybedenin her zaman iki tarafın da olduğu bir kavram. Savaş hep karanlık bulutların dolaştığı bir atmosferin kalıntısıdır. Ancak insanlar, hele de görevleri bu manasız aktivite içinde sağ kalmaya çabalamak ise mutlu olmanın yani var olduklarını anlamanın başka başka yollarını ararlar. Savaş zamanlarında bu kurtarıcı genelde ‘spor’ olmuştur. Çoğu zaman ise ‘futbol’.

Jack Rollin ‘Soccer at War’ isimli kitabında bu bahsettiğimiz var oluşun nasıl geliştiğine çok güzel değinir. Kendisi iyi bir gözlemci ve sosyolojik izleyicidir. Ona göre savaş zamanlarındaki futbol özgürlük isteiğinin tetikleyicisi olmuştur. Aslında sadece II. Dünya Savaş’ı için değil, yer yüzünde futbol seven her kara parçası üzerindeki savaşlarda bu etki görülmüştür. Hala daha bazı konularda tepki vermek, savaşmak, direnmek tepkilerini içine çeken ve yön vermemiz için bizimle olan bir ‘kolaylaştırıcı’ dır futbol adeta.

Rollin de kitabında ülkenin futbola dayanarak nasıl direniş gösterdiğini, asker olmayanların da nasıl savaşa dahil olabildiğini anlatıyor biraz da. Ona göre bu direniş için bir ortam hazırlamakla kalmamış, bu yakınlaşma futbolun daha da büyümesine, sevilmesine ve gelişmesine neden olmuş. Insanlara umut için bir sebep sunmuş olan futbol için ozaman bile statlar tıka basa dolarmış. Yani oynayanlarla sınırlı kalmamış etki genişliği. Izleyenler ve yönetenler için de bir güç olmayı başarmış. Futbol, savaşan ülkeler içinde, halkların birleşmesi, kenetlenmesi için olağanüstü bir işleve sahip olmuştur.Dünya Savaş’ı sırasında Almanya, İtalya ve İspanya futbol liglerini devam ettirdikleriyle bilinirler. Ilginç olan ise onların kaynakları dışında bir kaynak olmadığı için İngilizce kaynaklar neredeyse yok denebilecek kadar az. Üstelik biz İngiltere’yi futbolun beşiği olarak biliyoruz.

Ancak yukarıda ismi geçen askerinde bulunduğu cephelerden birinin İngiltere olduğu bilinen çok net bir hikaye I. Dünya Savaşı sırasında olmuştur. Bunu Noel günü oyunu olarak biliyoruz. Belki de sosyolojik açıdan inceden inceye araştırılması gereken en önemli tarihi olaylardan biri olan bu maçın tarafları Almanya ve İngiltere. Evet, savaşın tam ortasında.

Savaşın karanlık hikayelerinden mutsuz olan askerler, ne için savaştıklarını bile unutmuş olarak ölmeye başlamışlardı. Bu ruh hali, ülkeleri de içten içe çürütüyordu sanki. 2014 senesi bu oyunun 100. Yılı kutlandı. Bu örnek tarih boyunca benzerine çok az rastladığınız cinstendi. Alman hattından bir asker, teslim olmuş bir şekilde cepheden çıktığında, İngilizler şaşkındır. Namlular askere karşı havaya kalkmıştı ancak kimse ateş edemiyordu. Belli ki bir haberciydi. Bu yüzden cephe hattından bir kaç İngiliz çıkıp noel gecesinin bıraktığı huzur ve sakinlikle Alman askere kulak vermeye karar verir.

‘Bu güzel noel gecesi, maç yapmaya ne dersiniz?’

Ellerindeki uzun namlulu tüfeklerle, kahkahalar ve keyifle, yanı başlarında cesetleri duran arkadaşlarının ortasında, buldukları bir boş alanda başlarlar maç yapamaya. Iki tarafta ilk kez gülümser, düşmanlık unutulmuş, karanlık sanki püskürtülmüştür. Savaş insanın varlığını öldürmüştü evet ancak futbol, o sadece bir yarım saatlik maç her birine ayrı ayrı ‘var oluş’ dersi vermiştir. O savaştan geriye dönen askerlerden sadece bir kaçı bunu tarihe bırakacak şekilde yazıya dökmüştür.

Tabii her zaman savaşan toplumlar arasındaki bağ olamayabiliyor futbol. Bazen de kötü bir aracı konumuna geliyor. Ancak biz bunu futbolun yanlış anlaşılması olarak görmekte ısrarcıyız. Bu yüzden bu yazının asıl amacı olan mesajdan uzaklaşmamak adına, savaşa ortam sağlayan futbol örneklerinden uzak kalacağım.

Dünya Savaş’ı yeni başladığında, ligler henüz bir kaç maçını oynamıştı. Ancak savaşın gereklilikleri ve ekonomik tutum süreci nedeniyle başladığı gibi bitirilme tehlikesi oluştu. Aslında savaşa giren hemen hemen tüm ülkelerde, ucu açık bir şekilde futbol ligleri iptal edildi. Bu süreçlerden en ağırı İngiltere’de gerçekleşmekteydi. Bu şu demekti; futbolcuların maaşları, takımlara verilen ödemeler ve ödüller son buluyordu. Hemen hemen bütün futbolcular kendini işsiz olmaya alıştırmak zorundalardı. Hatta sadece bununla kalınmayacaktı. Neredeyse her sporcu gibi onlarda erkeklerin artık görev yaptığı yere gitme ihtimaliyle karşı karşıyaydılar; orduya.

Güvenlik nedeniyle çoğu stad futbola kapanmıştı. Takımlar bunu protesto ediyordu ancak ne yazik ki bu güvenlik önleminin geçerliliğini gösteren tecrübeler de bir yandan devam ediyordu. Bazı yerler ise orduya tahsis edilmeye başlanmıştı. Askerler çoğalıyor ve şehirleri korumak için üsler gerekiyordu. Aston Villa da kayıtlara geçen bu şansız takımlardan biriydi örneğin. Antrenman arazileri ve kendi bölgeleri tamamen askere tahsis edilmiş, ordu yerleşimi ardından uzunca bir zaman da burayı kullanamamışlardı. Üstelik bombalamalar sırasında alanlarının sürekli hasar alması da cabası.

Bu süreçte öncelikle belli kararlar alınmış ve bögesel kısıtlamalarla liglerin devam edebileceği görüşü ortaya çıkmıştır. Savaş zamanında bu tür bir etkinliğin devam etmesinden yana olmayan belli kesim ise buna karşılık sesini duyurmaya çalışmıştır. Ancak neyseki bu asla gereken desteği alamamış bu yüzden de zaman içinde insanlar aslında bu tür bir etkinliğin, özellikle de futbolun moral için çok önemli olabileceğine karar vermiştir. Hükümetler, ne kadar zor şartlarda olurlarsa olsunlar, normalmiş gibi olmanın moralman ve insanların daha sağlıklı yaşamaya devam etmeleri açısından önemli olduğunu fark etmişler. Bu yüzden futbolun devam etmesi önemli bir karar anına denk gelir. Futbol, adeta savaş zamanının kurtarıcısı olarak kendini konumlandırmıştır.

Bu dönem futbolun geçirdiği en ilginç dönemlerden birisidir. Savaş aslında anlık yaşanan saldırılarla devam ederken, hayatın devam ettiğinin kanıtı olarak kullanılan futbol görevini yapmaya FA kararlarıyla devam etmektedir. İngiltere liginde çok daha yoğun gördüğümüz uygulamalardan biri olan ‘misafir futbolcu’ uygulaması, transferler anlayışının bambaşka bir versiyonu olmuştur. Ligler oynanmaya başladığında fark edilmiştir ki, kalanlarla takımlar zorluk çekmektedir. Bu nedenle ihtiyaç olunduğunda başka bölgelerden, takımlardan hatta ordudan ek futbolcu yardımı alınmaktadır. Eh malum, liglerin durması yüzünden futbolcularda ordulara yazılmıştır. Hem de en güçlüleri. Gelenler, takımlara ‘misafir’ ünvanıyla gelmiştir. Bu süreçte bir maçın ardından gidip, cephede silah tutan örnekler vardır.

Jack Rollin’in kitabında güzel bir örnek anlatır. Şartların ve hayatın ne kadar zor olduğuna ragmen. Zaman zaman oyunlar, sirenlerin çalmasıyla durmaktadır. Bunlardan biri de Alman bombardımanı başladığı sırada, tüm stadın kaçışmasına rağmen hakemin kalıp uçakları gözlemesidir. Bir asker olan hakem, kıyafeti ve kafasına geçirdiği bir asker kaskıyla uçağı vurmak için statta kalmıştır. Yine anı şekilde bir kaç sefer maçlarda bulunan misafir oyuncu Alan Fowler, savaşa dönmek zorunda kalıp, hayatını kaybetmiştir. Aynı şekilde kaleci Reg Allen esir düşmüş, İtalya başta olmak üzere bir kaç esir kampında bulunmuştur. Bu yolculuğu Güney Amerika’ya kadar devam etmiş, 1945 yılına yani savaşın son dönemine kadar evine dönememiştir. Hayatta dönebildiği için o da en şanslı misafir oyunculardan biri olarak bahsedilmiştir tarihte. Fransa’dan Alec Stock; iyi bir kanat oyuncusu olan, Malta’da görev yapmış olan Ernie Shepherd ve daha yüzlerce örnek de yerini almıştır sayfalarda.

Misafir oyuncu uygulaması iki ayrı periyodun ardından başarıyla tamamlanmıştır. Zor şartlar altında, sirenlerin korkusuyla ve maçları bölen bombalamalara rağmen, düşe kalka da olsa futbolun bayrağını dimdik tutmuşlardır. 1945/1946 sezonu toplamda 26 misaifir oyuncunun, 258 maçta bulunmuş olmasıyla ömrünü tamamlamıştır. Bazıları sonra futbol hayatlarına devam etmiş, şansız olanlar ise savaş sırasında hayatını kaybetmişlerdir. Ama her anlamda hizmet ettikleri ülkeleri için madalya sahibi isimler haline gelmişlerdir.

Aslında statlara yerleşen onca kalabalığa rağmen, İngiltere ya da herhangi bir ülke, düşmanları tarafından bombalanma tecrübesi geçirmemiştir. Bu en ilginç noktalardan biridir. Çünkü savaş, kalabalık atmosferleri yok etmek üzerine kurulmuştur. Ancak futbol oynanırken zaman neredeyse durmuştur.

Bu dönemde oynayan oyuncular kariyerlerinin en yüksek performanslarını sergilemiştir. O dönemde oynamış alan Shearer, Newcastle United’ın hala daha rekortmen futbolcusu olarak bilinmektedir. Ancak bazı tartışmalar ve görüşler bu dönemdeki kariyer bilgilerini kesinti olarak kabul eder. Rekortmenleri bile bu şekilde kabul etmek tamamen algıya bağlıdır.

Ordulara yazılan onlarca futbolcuya rağmen savaş zamanında ayakta kalan liglerin başında İngiltere gelir. Ancak baştada yazdığım gibi İtalya, İspanya gibi hızlı futbol da yoluna devam eder. Hatta yara alan Rusya, güçlü Almanya bile bir şekilde bu işi devam ettirmiştir. Bu kadar çabanın ise tek bir amacı vardır; ‘var oluşu hatırlamak’.

Nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, futbol her dönemde ve bölgede insanı insan yapan özellikler arasında yer almıştır. Bir trend değildir, bir iç güdüdür.

 

 

Beckham Kim Sorusunun, On Milyon Cevabı

 

Futbolda onlarca kahraman, her dönem milyonların sevgisini kazanan, yep yeni karakterler vardır. Messi, Ibrahimovic, Bale, Neymar, Ronaldo, Drogba bunlardan sadece bazıları.

Sürekli bahsedilen biri olmak zor olduğu gibi, bahsedilen isimlerin mütemadiyen ‘sevilen’ olması da o derece zordur. Bazı karakterleri karşı koyamadan seversiniz. Bazılarını ise sevmekte zorlanırsınız. Ya da arada kalırsınız, gözlemeye devam edersiniz. İşte bu süreçlerin hepsini birden yaşayan nadir futbolculardan biri de İngiliz efsanelerden biri olan David Beckham’dır.

Onun futbol anlamında neler ifade ettiğini hemen hemen herkes bilir. O yeşil saha üzerinde yürüyen bir ikon kütüphanesi olmakla kalmamış, duran top tanrısı ve kontrollü vuruşların vaz geçilmesi efendisi olarak da hayatımızda yer etmişti. İstikrarlı, Ferguson keşiflerinden Beckham, aynı zamada Şampiyonlar liginde top 100’e girmeyi başaran ilk İngiliz olarak da göz kamaştırır. O, aksanıyla milyonları hayran halde kendisini izlemeye zorlayan 9 puanlık bir aksiyon filmi gibidir. Bir de unutmadan eklemek gerek; Avrupa’da ilk golünü Galatasaray’a atması nedeniyle, bizim için ayrıca özeldir. Sarışın olmanın zor olduğu topraklarda doğmuş oldukları için erkekleri küfretmeye zorlayan bir diğer büyük sebeptir.

david-beckham-modern-essentials-2

Beckham’ın futbol kültüründeki yeri ayrı, popüler kültürdeki yeri apayrıdır. Özellikle moda konusunda çok tanınan ve takip edilen bir eş olmayı başaran Victoria ile evliliğinin gündemden gündeme koşuşu; onu her anlamda manşetlerden inmeyen bir adam haline getirmiştir. Ancak bu adamın tıpkı sporda olduğu gibi evliliktede istikrarlı ve disiplinli oluşu, örnek bir aile kurmayı başarmış olmasını sağlamıştır. Bu yönüyle kitaplara konu olabilecek bir başarıyı elde etmiştir çünkü, içinde yer aldıkları ışıklar dünyasında bu çok sık rastlanan bir durum değildir.

David Beckhem popüler olma konusunda belki de gelmiş geçmiş en istikrarlı isimlerden biri. 75 doğumlu futbolcunun zamanında PSG’ye gözü kapalı alınmasının sebeblerinden birisi de budur. Futbol kalitesi tartışılmaz ama belli bir yaştan sonra, özellikle Amerika liginden sonra Avrupa’ya dönüşünüzün olması, sağlayacağınız ‘imaj’ artısına da bakar kuşkusuz. Bu sınavı şüpheye yer bırakmadan geçebilecek nadir isimlerden birisi de asil Beckham’dır.

Moda ikonluğu, David Beckham hala futboldayken böyle süre dursun, emekli olduğundan beri bu konuda daha çok çalışabildiği için başarısı gözden kaçmayacak kadar çok artmaya başladı. Bu döneme kadar onlarca büyük markanın yüzü olmuş, bizi daldan dala, hikayeden hikayeye sürüklemiştir. Ama son kampanya hem bir markanın yaptığı en iyi anlaşma, hem de futbolu bıraktıktan sonra bile hala ayakta kaldığını kesintisiz bağırabilen bir adamın farklı bir dalda şampiyonluğudur.

Markanın yaptığı bu kampanyada verilmek istenilen mesaj; ‘benim günlük hayatımda gerçekten severek ve rahat olarak giydiğim, benim zevkimi içeren bir kolleksiyondan oluşuyor.’ David Beckham’a bu cümleyi söylettiğiniz de etrafta kontrol edemediğiniz bir rüzgar ayaklanır. ‘Onun gibi’ olmak isteyen milyonlarca insan size odaklanır. Yapabileceğiniz, en kudretli etkilerden birini yaratırsınız. Onun gücü, markanın gücü olmayı ilk kez başarmıyor. Bundan öncede aynı şekilde olmuştur. Beckham’ın jedi ruhu herkesi diriltmeyi başarmıştır. Bence herhangi bir çorap markasına bile aynı kampanyayı uygulasanız, Beckham’ın etkisi aynı olabilirdi. Bu konuda dünya da benimle aynı düşünüyor muhtemelen.

modern_essentials_selected_by_db_4

Son reklamıyla ilgili de moda degisi Vogue’da çıkan yazı şuydu ‘Beckham her yönüyle bizi büyülemeye devam ediyor. Onu şimdi de reklamda oyunculuğuyla görüyoruz. Başarılı olmuş mu? Bizce kusursuz.’

Beckham giyim markasının reklamında oldukça esprili bir senaryoda yer alıyor. Onun biyografisinin filme çekilmesi konusu üzerinden, onu canlandıracak oyuncunun biraz kısa, biraz da siyahi olan bir oyuncu olduğu söyleniyor. Menajerinden bu haberi alan Beckham’ın şaşkınlığı ve onu tanımak için dibinden ayrılmayan bu oyuncunun, onu taklit edişinin sürecini izliyoruz. Esprili, akılda kalıcı ve kesinlikle büyüleyici. Yukarıdaki yazıyı yazan Vogue editörleri baştan aşağı haklı.

Yapılan onca araştırmada en seksi ve en çok ilgi çeken erkekler listesinde her döneminde ilk 10 da kalmayı başarmıştır. Onun bu istikrarı sadece sarı kaşı, mavi gözünden değil elbette. Çok başarılı bir PR, düzenli bir hayat tarzı, disiplin ve doğru anlaşmaları her zaman yakalayabilecek bir kaç menajere de bağlı. Hatta bu başarının büyük bir kısmı da bu ekiplerin, bir bütün olarak taklit edilemeyecek boyutta başarılı olmuş olmalarına bağlıdır.

Onunla ilgili onlarca haberi hergün gazetelerde, moda dergilerinde, sosyal medyada görebilirsiniz. Her zaman ‘baba olmak için doğmuş’ mesajlı yazıları okuyarak, ailesine düşkünlüğü konusunda farkındalık halkasına dahil olursunuz. Eskiden beri futbola aşık olduğunu ve futboldan kopmanın ondaki kötü hissi görebilirsiniz. Üstelik bazen de şöyle der ‘her zaman sahada olmak muhteşem bir hisdi ama aynı zamanda tribünden maç izleme zevkinin nasıl bir şey olduğunu da merak etmişimdir. Işte bu şansı şuan oğullarım bana veriyor. Onlarda Arsenal alt yapısında futbol hayatlarına başlıyorlar.’ Bundan sonraki nesillere yeni Beckham’ların geliyor olması güzel ancak bizim için belki de en önemli şey, futbol aşkının boşluğunu şuan nasıl dolduruyor olduğu. Futbol oynarken sezon boyunca gündemde kalmak kolay. Ancak işinizi bıraktığınızda, hala merdivenlerin en yüksek noktasında yer almanız sizin doğru kararlarınıza, var olma arzunuza ve yaşama iç güdünüze bağlıdır. Kimse kusursuz değildir sözünü adeta yerden yere vuran bu adamı sevmeden yola devam etmek zor.

hm-modern-essentials-selected-by-david-beckham-autumn-fashion-2015-04.jpg

David Beckham’ın aurası hakkında bana, onun için ‘sahalarda süzülen asilzade, kendine güveni ve enerjisi herkesin onu sevmesini sağlıyor’ diyen Ferguson, ‘o bir fenomen, oyun tarzı, top sürüşü, her defasında kendisini aşmak için uğraşan bir yetenek’ diyen Zidane ve her fırsatta ‘o dünyanın en büyük futbol yıldızı’ diye hitap eden büyük gazetelerin editörleri de katılmaktan hiç çekinmiyor.

Önümüzdeki yıllarda en değerli markalar arasında yer almaya devam edecek bu adamın hayatında artık bir futbol yok. En azından doğrudan yok. Ancak biliyoruz ki o her zaman kendi yeşil sahamızda yer almaya devam edecek. Beckham’dan vazgeçemeye hiç birimizin hazır olduğunu sanmıyorum. Yanılıyor muyum?

 

 

 

NE BİRİ YABANCI MI DEDİ?

   tff-logo-41150_501

     Bu, bundan iki sene önce bir programda reklam arasında, bir futbolcuyla yaşadığım bir anıyla çok uyuşuyor. Demişti ki, ”siz yabancıları ne sanıyorsunuz? Adamlar bizden daha çok borusunu öttürüyor, sahaya çıkıp gol atıp show yapıyor, siz de bunu yiyorsunuz. Soyunma odasındaki tavırlarını bir görseniz.”

Buna karşılık veremesem de kendi içimden futbolun gol atmak dışında bir amacını olması gerçekten gerekli mi zaten diye düşünüyordum. Ya da soyunma odasındaki bu durumlar neden beni ilgilendirmeliydi?


  Kabul edelim  ki Türk futbolcusu kompleksten  midir, yetersiz hissetmesinden midir bilinmez ”yabancı” futbolcuları pek sevmez. Hatta belli gruplaşmalar halinde bazı takımlarda dışlama olayları da gerçekleşir. Bunun en büyük sebeblerinden biri Türk futbolcuların yerinin sağlamda olmasındandır. Onlarla çalışıp, başarmaya bile tenezzül etmezler. Onlar için yabancı futbolcuların gösterdiği ‘mücadele’ tamamen show amaçlıdır. Maçı kazandırması önemli mi canım!


   Yabancı sınırlaması Avrupa futbolunda uzun zamandır olmayan bir şey. Çoğu ligde bu konuşulmuyor bile. Çünkü futbol globaldir. Milli bir bütünlük bekleyemezsiniz. Özellikle yeni dönem dünya düzeninde en çok küreselleşen olgulardan biri ”futbol” olmuşken. Bu dünya farklı, Milli Takım gibi düşünmemek gerekli, keza bu sürecin Milli Takım içinde avantajlı olacağını düşünüyorum.


Öncelikle size yeni çıkan yabancı kurallarının minik bir bilgisini aktarayım; 

– Takımlar 14 yabancı, 14 yerli oyuncu kadroada bulundurabilecekler.

– İstenilirse sahadaki 11 kişi de bu 14 kişi yabancı kontejyanından kullanılabilir.

– Kadroda 1 alt yapıdan gelen oyuncu zorunluluğu da bulunuyor.

– Başka ülkelerde Milli forma giyen göçmen futbolcular da yabancı kontejyanında yer alacak. (Örneğin; Veli Kavak vb.)


Kazandıracakları neler olabilir peki;


   Öncelikle ilk paragrafta söylemek istediğim gibi, yerli futbolcuların, yabancı futbolcularla iş birliği yapmak zorunda olmaları belki de onlarla çalışmaya alışmalarına kapı açacaktır. 

  

   Tabii ki en önemli avantajı lig kalitesini yüksetmesi olacaktır. Yabancı futbolcuların oyun güçleri de yüksek olur, takımlar da bunu takiben yetenekli yabancıları alabilirlerse, lig çok daha keyifli olacaktır. Bu Yerli futbolcuların da mücadele etmesine neden oluşturacak bir durumdur. Herkesin forma almak için terlemesi önemlidir. Türk futbolunun kötü olmasının sebeblerinden birisi; yerli futbolcunun çalıştığı kadarını yeterli görüp, rekabet ortamında bulunmaması. Bu durum şimdi çok iyi bir düzene erişebilir. 

   Tükiye’de zaten uzun zamandır olan ”lig kalitesi” sorunu artık tam anlamıyla tavan yapmış durumda. Ben, şahsen bu kararın özellikle bu mevcut durum nedeniyle alındığını düşünüyorum. Aniden değişen bu durum inanın bana lig kalitesinde çok yüksek farklılıklara neden olacak. 


    Bu rekabet ortamı Milli Takım’da oynayan yerli futbolcularımız içinde bir güç gösterisi ortamı olacağından, çalışmaya itecek, bu  da performans olarak kırmızı-beyaz formaya da yansıyacaktır diye düşünüyorum. Aynı şekilde sadece yabancı futbolcuların oynama arzusunu değil, yerlilerin de çabasını niahyetinde göreceğiz. Belki şu göbekli, akşam kebap yemiş, antrenmana geç kalmış stilindeki futbolculardan da biraz biraz kurtuluruz diye küçük de olsa bir umut var içimde. 

   

   Her ne olursa olsun bu, sporcu disiplinine daha çok eğilen yerli futbolcular ve kaliteli yabancı futbolcuların birliğiyle harika maçlar bizi bekler. Bir sezonu boşuna harcamış zavallı bir lig var zaten ortada. Toparlanmaya başlamasını görmek için hepimiz sabırsızlanıyoruz. Umarım bu iyi bir adım olmuştur. 



KAYBETTİYSE EĞER…

uHJiaBK-360

‘Futbol, ezilen halkların mutluluğudur.’

Afrika’nın efsane isimlerinden biri George Weah söylemişti bunu. Afrika’da futbolun anlamını anlatmaya çalışıyordu. Daha önceki yazımda benim de Güney Amerika ve 3. Dünya ülkeleri için söylemeye çalıştığım şeydi bu. Kendilerini var edebildikleri en önemli platformlardı çünkü sahalar.

Kendilerini ıspatlardıkları, mutlu oldukları yer olduğu gibi, aynı zamanda aşağılandıkları, kaybettiklerinde karalar bağladıkları ortamlar. Futbol, tartışmasız güçlü bir büyü.

8 Temmuz akşamı oynanan Brezilya – Almanya maçı da bu konuda iyi bir örnekti. Almanya’nın neredeyse yüzyıllardır süregelen istikrarını kutlamayı bir yana bırakıyorum. Ancak bir gerçek var ki; bu güce karşı, 90 dakika boyunca boyun eğmek zorunda kalan Brezilya halkı hezimetle sarsıldı. 7 gol onlar için üst üste gelen hançer yaraları gibi oldu. Tüm bölgelerden gelen taraftar fotoğrafları da bunu ıspatlar şekilde.

628x471-1

Iyi oynamak ya da başarısız bir savunma yapmaktan ötesi, taraftarlar Brezilya’lı futbolcuların yürekleriyle oynamadıklarını düşünüyor. Üstelik bu başarısızlık ülkedeki ekonomik sıkıntılara karşı tepkileri de yeniden diriltmeye başlıyor gibi de görünüyor. Almanya’nın her alanda kazanmasının en önemli nedenlerinden biri olan bu durum, tüm futbolu kurtuluş gibi gören ülkeler için iyi bir örnek. En başarılı olup, kibirli olmamayı başardığında herşey çok daha yolunda gidiyor elbette. Alman futbolcuların 1 saniye bile şımarıklığın menziline girmediklerini gözden kaçırmamak gerek. Ancak ard arda gelen başarılar, ev sahipliği, seyirci üstünlüğü Brezilya için aynı etkiyi yapmamış. Kibirle gözleri kararan bir takımın, rüyadan uyandırılmasına şahit olduk dün akşam.

Bu yenilgi bir çok açıdan, takım olmanın ne demek olduğunu gösterdi görmek isteyenlere. Dört pasta ceza sahasına girmeyi başararak, bir makina gibi hala çalışan, ekolünü koruyan Almanya Milli Takımı’nın öğretileri çoktu. Bazen siz istersiniz, ama sahaya çıkan temsilcileriniz sizin kadar tutkulu değildir. Almanya’nın yüzyıldır yaşamadığı sıkıntılardan birisi bu. Kısacası Almanya’nın neden etkili olduğunu, ekollerini taklit eden takımların bile aynı derece de neden başarılı olamadığını, istikrarın neler yüzünden gelmediğinin özetiydi maç.

Yani kaybettiyse eğer… Brezilya bir bütün, tümün parçaları olamadığı için kaybetti.

Alabilen aldı…

Alamayanlar için yenilgiler gelene kadar, büyü devam ediyor…

algerian_flag_by_gawrifort-d5pk3qg

Her yazımda özellikle taraftar psikolojisinden ya da sosyolojik futbol olgusundan bahsediyorsam kesinlikle söylerim; futbola bazı ülkelerin daha çok ihtiyacı vardır diye.

Futbol bir platform olur onlar için; kendilerini dünyaya ispatlamak için şans buldukları bir platform. Gururla ve güçle haşır neşir olabildikleri nadir yerlerdendir yeşil sahalar.

Dünya düzeninin acınası sonuçlarından birisidir bu da. Kendini bilememiş, kibirli topluluklarca zamanında sömürülmüş, üzerine oyunlar kurulmuş, tertemiz yaşam süreçlerine müdahale edilmiş topraklardan bahsediyorum özellikle.

Örneğin, Afrika ülkeleri veya fakirlikle mücadele etmeyi hayat amacı haline getiren Orta ve Güney Amerika ülkeleri. Bu yerlerde futbol candır. Yeşil saha onlar için yeşil stüdyodur, etrafına istedikleri sahneyi çizebildikleri. Güçlü oldukları, saygı duyuldukları ve isimlerinin bilindiği en önemli alanlardır statlar.

Düzenin içinde tarihin bile güçlünün yanında olduğu süreçte, Cezayir, Nijerya, Kolombiya ve Şili gruplardan sağ çıkarak bunu devam ettiren ülkeler arasında oldurlar.

Dünya kupasını düzenli takip edenler bilirler. Gerçekten savaşan ekipler vardır. Herşeyini veren takımlar ve hocalar. Futbolcular vardır hepimizin ‘vay be ne pes etmedi!’ diye heyecanlandığımız. Işte bu, ihtiyaçtan doğar. Bu istek ve ruh, kendini saydırmanın çabasıdır. Bu arzu, dünyaya  ‘ben de varım’ diye haykırmanın en güçlü yollarından birisidir. Var olma çabası. Yüzyıllardır görmezden gelinen ama insanından daha değerli tutulan toprakların, gerçek sahipleri olarak koşarlar sahada. Biz de varız ve bu ülke bizim!

Nijerya, eğitim izni 1960’a kadar neredeyse olmayan, siyahi halkın bağımsızlık tanıyana kadar yok sayıldığı bir ülke. Dünya kupasında futboluna hep hayran kaldığımız, savaşmaktan hiç vazgeçmediği için izlemeye doyamadığımız takımın, bu arzusunun sebebi başka nasıl bir psikoloji olabilir ki? Bilinenin aksine, çok zorlanmalarına rağmen şiddeti pek de sevmeyen bu toplumlar, güç kullanmanın, spor halinin hakkını vermekten yanalar. Güçlüler. Üstelik arzuları, onları yenseler de, yenilseler de hep ürkülen bir takım olarak göstermeyi başarıyor. 1958’ e kadar kendi kendilerinin olamadıklarından, Dünya Kupası’na bile katılamayan bu ekibin, gruptan çıkmasına sevinmemek, tarihi umursamamak, sosyolojik faydayı tartamamaktandır.

Cezayir’in Rusya karşısında bıkmadan usanmadan, gol arayış sürecine şahit olduk. Tek şey vardı istedikleri, ertesi gün tüm haberlerde yeşil, beyaz bayrağın görünmesi; Cezayir diye bağıran spikerler. Başardılar. Halkının gerçek istediğini  gerçekleştirerek, yeni düzenin en güçlü ortamında ‘sizi yenebilriz’ dediler.

Ama asıl soru; kibirli topraklar şunu sorabildi mi kendine;

‘Gerçek sahipleri onlar mıymış?’

A AA İSPANYA ÇIKAMADI!

Spain Brazil Soccer WCup

Gruplarla ilgili yazılarımı yazarken, ülkelerin elemelerdeki performansları, futbol anlayışları ve yeni düzeni nasıl ön gördüklerini incelemeye özen göstermiştim.

Gördüğüm en önemli şey, futbol anlayışının her nesil, her dönem değiştiği ve takımların her Dünya Kupası’nda buna uymak zorunda olduğu. 4 senede bir yapılan bu organizasyonda başarılı olmanın yolu, futbol neslini iyi okuyup, buna iyi adapte olmaktan geçiyor.

Genelde Avrupa futboluna göre daha az platform bulan Güney Amerika ve Afrika ülke takımları bu tip değişikliklere çok daha rahat adapte olabiliyor. Avrupa futbolundaki tembellik, beklentileri bozan ana neden denilebilir.

Elemeler boyunca İspanya’yı gözledim. Hiç bir değişiklik olmayan oyun sistemi tiki-taka’nın işlemediğini görmeleri için Dünya Kupası’ndan elenmeyi beklemeleri çok yazık. Bu sezon Messi’ye rağmen Barcelona’da da işlemeyen sistem, artık kazanmak için yeterli olmuyor. Hatta futbolu sirk kurallarına göre oynayan, top cambazları Güney Amerika takımları gibi ekiplere karşı bunun sonucu; 2 pastan sonra pozisyon kaybı oluyor.

İspanya, şaşırtan değil bence beklenen sonucu aldı.

Bir kaç sezondur bağıra bağıra gelen Alman ekolünü ya da bireysel yeteneklerin de öne çıktığı, takım olmanın, koordineli olmanın öneminin arttığı, hatta fizik gücünün önünün çok açıldığı değişiklikleri göremeyen boğalar için tartışmasız sürpriz olmayan bir veda oldu.

Şili maç boyunca üstün futbol kalitesi, hızı ve isteğiyle adeta şov yaparken, onların hızından korunmaya çabalarken, topu Şili futbolcularından uzak tutmaya çalışmaktan başka bir şey yapamadı İspanyol ekip. Üstelik bunu da başaramadılar.

Bu kocaman bir platform. Dünyanın seni gözlediği, değerlendirdiği, hatta sürekli eleştirmek için tetikte beklediği bir coşku ortamı. Yeni düzenlere karşı kafa yormak için çok tembelsen, karşındaki rakibi küçümseyecek kadar kibirliysen, sonuçları için her zaman hazırlıklı olmalısın.

Niyetim düşene tekme atmak değil. Ancak bazı eksikleri görmenin, buna göre de haksız kazançlara kol açar halde sevinmeyi bırakmanın önemine inanıyorum. Çalışırsanız, kazanırsınız. İsterseniz, kazanırsınız. Gözlerseniz ve aklınızı kullanırsanız, kazanırsınız.

Adidas nasıl demişti;  ‘Impossible is Nothing’.